Basketbol

Yüzyılın Çocukları 2: Mert Akay

© Darüşşafaka Tekfen
Yazar: Cem Pekdoğru
Basketbolumuzun 2000 jenerasyonunu tanımaya, Darüşşafaka Tekfen’in parkedeki yükselen değeri ve Alman Lisesi son sınıf öğrencisi Mert Akay’la devam ediyoruz.
“Mert’i benim için özel kılan çok fazla şey var. Ama hepsinin ötesinde, basketbol kariyerine paralel olarak çok üst düzey bir eğitim alıyor Mert. Bu durumu olabildiğince sık vurgulamalıyız. Çünkü Alman Lisesi’nde okurken, bir yandan da bu seviyede basketbol oynamaya devam etmek hiç kolay değil. Mert’in ve ailesinin bu ikisini bir araya getirmek için ne gibi fedakârlıklar ortaya koyduğunu çok iyi tahmin edebiliyorum, zira ben de bir Alman Lisesi mezunuyum. Bu noktada, Mert gibi parlak bir basketbolcu adayının böyle bilinçli bir aileyle birlikte aldığı kararları desteklemeyi görev addediyoruz. Bununla birlikte Mert’in, eğitimin kıymetini çok iyi bilen Darüşşafaka gibi bir kulüpte olmasının onun için de büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Burada eğitime kafayı takmış idareciler var. Antrenör grubumuz da aynı farkındalığı taşıyor. Mert’in basketbol oynayabilmesi için kendi programımızdan ne kadar taviz verebiliyorsak vereceğiz biz, ne gerekiyorsa onu yapacağız. Bu oyuncuyu kazanmaktan başka bir fikrimiz olamaz.”
Yukarıdaki sözler, Darüşşafaka Tekfen başantrenörü Selçuk Ernak’a ait. Kendisiyle 2017’nin son günlerinde tanışmış olmalıyım; yine bu sayfalarda yayınlanacak bir söyleşi için, o dönem Sakarya BŞ Basketbol’un başında bulunan Ernak’la, Bakırköy’de bir otel lobisinde buluşmuştuk. Alternatif spor neşriyatını yakından takip ettiğini bildiğim Koç Ernak için evden çıkmadan önce alelacele birkaç hediye hazırlamıştım, içlerinde mutfağında çalıştığım Socrates Magazin’in son sayısı da vardı. Henrik Rödl ile yaptığımız röportaj Koç’un ilgisini çekebilir diye düşünmüştüm herhalde. Dergiyi lobideki sehpanın üzerine koyduğumda, nihayet bunun bir parça düşüncesiz bir hediye olduğunun farkına varıyorum. “Almanya’da bu dergiyi çıkarıyoruz, gerçi Almanca okuyor musunuz bilmiyorum ama?” diyerek düşüncesizliğimin altını çiziyorum. Selçuk Ernak’ın Alman Lisesi mezunu olduğunu öğrenme hikâyem, aşağı yukarı böyle vuku buluyor.
Bundan yaklaşık bir yıl sonra, 12 Aralık 2018 tarihinde, Darüşşafaka Tekfen sezona Selçuk Ernak’la devam edileceğini açıkladığında aklıma ilk olarak Mert Akay geliyor. Zira sezon başında bu röportaj serisi için 2000 jenerasyonuna mensup genç basketbolcularla ilgili bir ön araştırma yaptığımda, beni en çok hayrete düşüren şey Mert’in hikâyesindeki bir detay olmuştu. Bir süredir adı Türkiye’nin geleceğine imza atabilecek guardlar arasında anılan Mert Akay, aynı zamanda Alman Lisesi’nde başarılı bir son sınıf öğrencisiydi. İstisnai saha görüşünden ilham alan paslarıyla dikkatimi çeken Darüşşafaka Tekfen genç takımının 4 numaralı oyuncusu, parke üzerinde 17-18 yaşındaki takım arkadaşlarına liderlik ederken, öteki hayatında da ayrılabilen ve ayrılamayan fiillerle, türev-integral hesaplarıyla, Elektromanyetizma ve Organik Kimya ile boğuşuyordu.
Geçtiğimiz hafta Ayhan Şahenk Spor Salonu’nda, A takımla çıktığı ilk profesyonel maçtan birkaç gün sonra Mert’in yanındayım. Onu dinledikçe ve karşısına çıkan seyrek fırsatlardan haberdar oldukça, içimde “benim olmayan bir sevinç duyuyorum.” Röportajı yayına alıncaya kadar geçen kısa sürede Mert, EuroLeague’de son şampiyon Real Madrid’e karşı yine ilk çeyrek bitmeden şans buluyor ve bir başka EuroLeague takımı Anadolu Efes karşısında sahaya ilk beş çıkarak Tahincioğlu Basketbol Süper Ligi’ne de merhaba diyor… (Devamında Milano deplasmanında 8 dakikada 5 sayı buluyor, Bahçeşehir Koleji’ne ise 7 dakikada 4 sayı atıyor.) Dış şutunun hâlâ gelişime açık olduğunu bildiğimden, BSL’deki ilk maçında kullandığı ilk iki üçlükte de hedefi bulması beni biraz şaşırtıyor. Buna karşılık, o iki şutu çembere yollarken takındığı kararlı ifade, tanıdığım ya da tanıdığımı düşündüğüm Mert’in bir anlamda sağlamasını yapıyor. Aynı zamanda koçunun şu sözleriyle tarif ettiği Mert’in de:
“Mert’le yaklaşık iki haftadır beraber çalışıyoruz, daha önce genç takımımızla beraber antrenman yapıyordu. Aramıza katıldığı günden beri ondan aldığım reaksiyondan, kendisiyle iletişim kurmanın kolaylığından, yaptığı hataları tekrarlamamasından ve sahada karar vermesi gerektiği yerlerde bizi mahcup etmemesinden dolayı büyük memnuniyet duyuyorum. Mutlaka oyununda geliştireceği taraflar vardır ama beni son senelerde en çok heyecanlandıran oyuncu kumaşlarından birine sahip Mert Akay. Saha görüşünü, pasör kimliğini ve karşılaştığı zorluklardan asla geri adım atmamasını çok değerli buluyorum. Eğer bir oyuncu bunları yapabiliyorsa, kaç yaşında olduğu beni hiç ilgilendirmez. Ben ne pahasına olursa olsun Mert’i oynatacağım. Bu sezonun geri kalanında da bunu yapacağım, ailesiyle birlikte vereceği karara göre, gelecek sezonki guard departmanımızı da Mert’in sorumluluklarını artıracağımız bir yapı üzerine kuracağım.”
Sözün makamını fazla aşındırmadan, şimdi 18 yaşındaki Mert Akay’ın hikâyesini kendi sözcüklerinden dinleyelim...
Mert Akay ve Selçuk Ernak
İki Alman Liseli, bu sezon Darüşşafaka Tekfen'de buluştular
Geçtiğimiz ay Baskonia karşısında A takım seviyesindeki ilk maçına çıktın ve bu sezon EuroLeague’de süre alan altı 2000+ doğumlu oyuncudan biri oldun. Diğer beş oyuncu için böyle bir şeyin söz konusu olmadığından eminim ama daha da ileri gitmek gerekirse, Avrupa basketbolunun yakın tarihinde A takımla ilk maçına EuroLeague sahnesinde çıkan ikinci bir oyuncunun varlığından şüphe duyuyorum…
Uzun zamandır beklediğim bir ânın bir EuroLeague maçında gerçeğe dönüşmesi, benim için de çok ilginç bir deneyimdi hiç şüphesiz. Ama koçumuzla aramızdaki diyalogdan yola çıkarak, böyle bir şeye kendimi hazırlamıştım. Kadroyu öğrendiğimde çok fazla şaşırmadım. İçinde bulunduğum yarışmadan bağımsız olarak, süre bulduğumda takıma elimden geldiğince katkı vermeye kararlıydım. En azından çabam bu yönde olacaktı…
Alt yaş kategorilerinden beri takip ettiğim Mert Akay’ın sahada hiç değişmeyen “cool” bir görüntüsü var. Her zaman kendinden emin duruyorsun ve seni o kalkanı indirmeye mecbur bırakmak imkânsız gibi. EuroLeague’in yükselen yıldızlarından Luca Vildoza bu konuda başarılı olabildi mi?
Evet, dediğiniz gibi, duygularımı yüzüme yansıtan biri değilim. Hatta sadece saha içinde değil, saha dışında da bu böyledir. Oyuna girdiğimde öyle bir görüntü vermediğimi tahmin ediyorum ama özellikle ismimin anons edildiğini duyduğumda içim kıpır kıpır olmuştu. O sırada altyapıdan çıkan genç oyuncu olarak taraftarlarımızdan da özel bir alkış alınca, heyecan seviyesi daha da arttı açıkçası. Tabii bu duyguları çabucak yenmem gerekiyordu.
Oyuna girdiğimde öyle bir görüntü vermediğimi tahmin ediyorum ama özellikle ismimin anons edildiğini duyduğumda içim kıpır kıpır olmuştu.
Mert Akay
Senin ilk tecrübeni sıra dışı kılan tek şey, sahnenin büyüklüğü değildi aslında. Selçuk Ernak seni her topun çok değerli olduğu bir maçın ilk çeyreğinin sonlarında, başka bir deyişle “anlamlı dakikalarda” sahaya fırlatma cesaretini gösterdi…
Aynen öyle. Bir de guard pozisyonunda oynuyorsun, rolün gereği topu eline almak ve savunmada baskıyı başlatan kişi olmak zorundasın. Bunların hepsi, o günkü hislerimi benim için daha da unutulmaz kılacak diye düşünüyorum. Gerçek anlamda “büyük sahneye” çıkıyorsun… Mesela çeyreğin sonunda bir switch pozisyonunun sonunda iki faul yaptım; ilkini faul hakkımız dolmadığı için bilinçli yapmıştım ama ikinci pozisyon için kendime çok kızdım. Faul olduğunu düşünmüyordum, rakibe temas etmemiştim. Hatta o sırada Koç da beni destekledi.
Ekran karşısında pozisyonu gördüğümde tipik bir “çaylak hatası” diye düşünmüştüm, Koç Ernak’ın desteği benim de dikkatimi çekmişti. Çeyrek sonunda kenara gelirken ne diyordun kendine?
“Yapacak bir şey yok Mert, daha yolun çok uzun.” Böyle geçirmiştim içimden. Bu arada ben hâlâ Koç’un da benim gibi kararı inandırıcı bulmadığını düşünüyorum!
Her şey bir yana, hayatım boyunca unutamayacağım bir deneyim oldu Baskonia maçı. Aslına bakarsanız, ben sezonun büyük bölümünde bu takımla birlikte idmana bile çıkmıyordum. Yaz döneminde hazırlık kampında yer aldım ama sonrasında sezonu BGL takımımızla çalışarak geçirdim. Tabii bu biraz okulumun yoğun programıyla da ilgili; öğretim yılı içinde sabah idmanlarına katılmam ya da deplasmanlara gitmem çok kolay olmuyordu.
Bir de BSL’de oynama noktasında bana pürüz çıkaran özel bir durumum vardı. Hâlâ gelecek sezon Amerika’da bir okula gitmeyi seçeneklerim arasında tuttuğum için, BSL’de bir sezonluğuna “sözleşmesiz” statüde oynama hakkımı kullanmak istedim. Genç takım lisansıyla, amatör oyuncu olarak kadrolara yazılacaktım. Sanırım bu süreçte bazı küçük problemler çıktı ama şu anda BSL’de oynamama engel teşkil eden bir durum yok.
Mert Akay, Darüşşafaka Tekfen
Mert, BSL'deki ilk iki maçında toplam 13 dakikaya 10 sayı sığdırdı
Ben de okul konusunu açmanı bekliyordum. Mert, seni 1999 doğumlu oyuncularla birlikte yer aldığın bir Avrupa Şampiyonası’nda maç başına 18 dakikaya 5 asist sığdırırken izledim. Bundan birkaç ay sonra, Audi Dome’da 20-11-11 ile triple-double yaparak ANGT gibi saygın bir turnuvanın tarihine geçtiğin maçın görüntülerini –geniş plan bir YouTube videosu formunda da olsa– seyretme şansı buldum. Bununla birlikte, 18 yıllık ömründe eline hiç basketbol topu almamış olsaydın bile, seninle dolu dolu bir röportaj yapabileceğimi düşünüyorum. Karşımda şimdiden anlatmaya değer bir akademik kariyeri olan bir Alman Lisesi öğrencisi var zira…
Evet, şu anda Alman Lisesi’nde son sınıf öğrencisiyim. Eğitimle basketbolu bir arada götürmeyi nasıl becerdiğimle ilgili konuşmayı seviyorum. Biraz da gururlanarak, kendimden ziyade ailem adına gururlanarak anlattığım bir konudur bu. Diğer yandan, böyle çok fazla örnek olmadığının da farkındayım. Tecrübelerimi paylaşmamın, ileride aynı yola girmeyi düşünebilecek çocuklara ve ailelerine de yardımcı olacağını düşünüyorum.
Benim çocukluğum Bahçeşehir’de geçti, 6 yaşında Bahçeşehir Koleji’nin spor okullarında basketbol oynamaya başladım. O günlerde ailemin profesyonel basketbolcu olacağıma dair bir gelecek tasarısı yoktu aslında, sadece spor yapmamı istiyorlardı. Sonra bir gün babamdan Anadolu Efes’in altyapı seçmeleri olduğu haberini aldım, 11 yaşındaydım. Başlangıçta gitmek istemedim, biraz korkmuştum doğrusunu söylemek gerekirse. Basketbolda “Efes altyapısı” dendiğinde beklentilerin büyüdüğünü biliyordum, yaşıtlarım arasındaki en iyi basketbolcularla rekabet etme fikrinden çekinmiştim belki. Bahçeşehir Koleji’nde oynamaktan da mutluydum. Yine de bir şekilde babama hayır diyemedim ve kendimi seçmelerde buldum. Hani öyle beklediğim gibi bir tablo da yoktu; gerçekten de seçmelere ciddi bir katılım vardı ama yaşıtlarımın gerisinde olmadığımı, aksine çoğundan iyi olduğumu düşünmüştüm o gün. Farklı bir özgüven kazanmıştım. Nitekim seçilenlerden biri ben oldum, sonraki aşamayı da başarıyla geçip takıma girdim ve iki sene boyunca Anadolu Efes’te oynadım.
Basketboldan gerçekten büyük bir keyif alıyordum ama 8. sınıfa başlamadan önceki yaz, önceliklerimi yeniden gözden geçirmem gerekiyordu. Ailemle de konuştuktan sonra, “Benim mutlaka iyi bir liseye girmem gerekiyor” düşüncesine vardım. Basketbol kariyerimin gölgesinde, idareten devam edeceğim sıradan bir okul değil; bireysel gelişimimde bana katkılar sunacak, bunun için en iyi ortamı hazırlayacak bir okul.
Ailemle konuştuktan sonra, 'Benim mutlaka iyi bir liseye girmem gerekiyor' düşüncesine vardım. Basketbol kariyerimin gölgesinde, idareten devam edeceğim sıradan bir okul değil; gerçekten iyi bir okul.
Mert Akay
Alman Lisesi gibi bir okul…
Evet, tüm seçenekler arasında beni en çok cezbeden okul ilk günden itibaren Alman Lisesi olmuştu. Hatta sınavdan tam puan almayı hiç istemiyordum, ailemin beni bir şekilde Robert Kolej’e yönlendirmesinden çekiniyordum çünkü. Okulu kazandığımda da hazırlık senesinde çok iyi düzeyde Almanca konuşabilmek için işi baştan sıkı tutmuş, yavaş yavaş Almanya’daki üniversiteleri araştırmaya koyulmuştum. Sonra 9. sınıfın yazında hayatımda ilk kez milli takıma çağrıldım, U16 milli takımına…
“İşler ciddileşiyor” dediğin an mıydı bu?
Hayatımda böyle hissettiğim birkaç an var aslında. Ama birincisi babamdan Anadolu Efes seçmelerini duyduğum o günse, ikincisi de budur herhalde. Haklı olabilirsiniz.
Mert Akay, Darüşşafaka Tekfen
Mert'in önceliklerinden biri, dış şutunu istikrara kavuşturmak
Sınav öncesi bu kararı aldığında Anadolu Efes’in oyuncusuydun. İlk kez milli takıma çağrıldığında ise artık Darüşşafaka altyapısına geçiş yapmıştın. Bu aralıkta basketbol hayatının tamamen kesintiye uğramaması için yaratıcı bir çözüm bulmuşsun, o dönemi de biraz anlatabilir misin?
Sınav senesine girerken, ailemle birlikte aldığımız kararı Anadolu Efes’le paylaştım. “Bu sene sınava ağırlık vermek istiyorum, her gün antrenmana gelmem mümkün olmayacak” dedim. Onlar da durumu anlayışla karşıladılar, ellerinden gelen yardımı yapacaklarını ama haftada üç gün antrenman yapan bir oyuncu için her gün orada olan bir oyuncuyu takımdan kesmelerinin adaletsiz görüneceğini söylediler. Bunun üzerine kendime daha düşük profilde bir kulüp aramaya koyuldum; ideal senaryoda haftada üç gün idman yapmamı kabul edecek, Seri B’de oynayan bir kulüp bulmayı ümit ediyordum. Ve hiç beklemediğim bir şekilde, tam da aradığım kriterlere uyan, Dizdar Spor Kulübü’nü buldum.
Bu kulübün adını ilk kez senin hikâyeni araştırırken duymuştum… Bir dönem Leyla Çalışkan gibi değerli antrenörlerin yer aldığı ama şu anda aktif olmayan bir kulüp, öyle değil mi? Yolun oraya nasıl düştü?
Evet, Leyla Hoca’yla bir sene önce Dalaman’da düzenlenen bir basketbol kampında tanışmıştık. O kampta hem takım arkadaşlarımla hem Leyla Hoca’yla çok iyi bir ilişki kurmuştuk. 8. sınıftan önce böyle bir boşluğa düşünce, akıl danışmak için onu da aradım. Durumu anlattığımda, “İyi ya işte, Dizdar’a gel” dedi. Ben de sizin gibi kulübün ismini ilk defa duyuyordum, “Dizdar ne ya?” dedim. Genel hatlarıyla şöyle bir durum söz konusuymuş: Kendi takımlarında çok fazla süre bulamayan ve sınav senelerinde eğitimlerinden de feragat etmek istemeyen oyuncuların velileri böyle bir kulüp kurmaya karar vermişler. Birçoğu da Dalaman’daki o kampa katılan oyuncular olduğundan, Leyla Hoca’ya antrenörlük teklifinde bulunmuşlar.
Dalaman’daki kamptan arkadaşlarımın da orada olduğunu duyunca, Leyla Hoca daha sözünü bitirmeden “Tamam, ben de geliyorum” dedim. Hatta benzer bir durumda olduğunu bildiğim arkadaşım Can Kaan Turgut’u da aradım, onu da Dizdar’a gelmeye ikna ettim. Altyapı kariyerimde geçirdiğim en verimli ve en keyifli sezonlardan biriydi kesinlikle. Dalaman’daki havayı yeniden yakalayıp, Dizdar’ı kurulduğu sene Seri B şampiyonluğuna taşıdık. Haftada üç gün antrenman yapıyorduk, geri kalan zamanımızda da sınava hazırlanıyorduk. Leyla Hoca’dan çok şey öğrendik, sezon ortasında takımdan ayrıldığında yerine gelen Efe Şen’le de kısa sürede ağabey-kardeş ilişkisi kurduk. Her ikisiyle de hâlâ çok iyi bir diyaloğumuz var.
Basketbol anlamında da, bireysel gelişim anlamında da takımdaki tüm oyuncuları birkaç basamak yukarıya çeken müthiş bir sezondu Dizdar sezonu. O yaz basketbol dünyasında herkes birbirine “Nereden çıktı bu Dizdar? Kim bu oyuncular?” diye soruyordu. Kulüp kapandığında oyuncuların çoğu, bir sene önce süre bulamadıkları kulüplere ana oyuncu olarak geri döndüler. Can Kaan’la da geçtiğimiz sezon Darüşşafaka’da birlikte oynadık örneğin, şimdi Beşiktaş’ta çok iyi bir sezon geçiriyor.
O zaman buradan 2014’ün Eylül ayına seğirtelim. Artık “Günaydın” yerine “Guten Morgen” ile açılan ilk dersler var, Efes’in yerini Daçka alıyor ama hayat devam ediyor. Basketbol nasıl devam ediyor?
Hayat devam ediyor, basketbol devam ediyor, yol devam ediyor. Ama en çok da yol… Hazırlık senemle ilgili en baskın sözcük buydu kesinlikle. Bahçeşehir’de yaşamaya devam ediyorduk o günlerde. Sabahları okul için Beyoğlu’na, dersler bitince de antrenman için Maslak’a gidiyordum. Son olarak, Maslak’tan Bahçeşehir’e uzun bir geri dönüş yolu…
Evet, sınav senesi Dizdar’daki ortamımızın da etkisiyle çok keyifli geçmişti ama o koşuşturmada çok yorulduğumu hissediyordum. “Neyse, hazırlık senemde biraz rahatlarım” diye düşünürken, bu sefer de günümün tamamını yolda geçirir olmuştum. Babam da iş için her gün Küçükyalı’ya gidip geldiği için kendimi yalnız hissetmiyordum gerçi! Neyse ki, ertesi yıl ailem daha merkezî bir semte taşınma kararı aldı. Şimdi her şey daha sakin.
Bazen salonun girişindeki posterlerin önünden geçerken benim fotoğrafımı işaret edip konuşan iki çocuk görüyorum, bir köşeye gizlenip çaktırmadan onları izliyorum. Böyle bir duyguyu başka hiçbir kulüpte yaşayamazsınız.
Mert Akay
Son beş seneyi Darüşşafaka Tekfen altyapısının gelecek vadeden isimlerinden biri ve aynı zamanda başarılı bir Alman Lisesi öğrencisi olarak geçirdin. Bu beş sene içerisinde, az önce sözünü ettiğin “öncelikler hiyerarşisinin” idaresinde zorlandığın zamanlar oldu mu?
Bu noktada kulübüme bir teşekkür borçluyum. Darüşşafaka, kurum olarak, ilk günden beri benim eğitim konusundaki yaklaşımıma saygı duydu, akademik hayatımın sorunsuz bir biçimde ilerlemesini her zaman önemsedi. Koçlarım da beni çok iyi anladılar. Sınav dönemlerinde bana izin verdiler, gerektiğinde antrenman programının yoğunluğunda bazı güncellemeler yaptılar veya seviyeyi bir tık düşürdüler.
Şimdi geri dönüp bakınca, iyi ki 2014 yazında Tufan Abi [Sabah] ve Fikret Abi’nin [Doğan] davetini kabul etmişim diye düşünüyorum. O gün kulübü ilk kez ziyaret ettiğimde duyduğum sıcaklık, zaman içinde büyük bir aidiyet hissine dönüştü. Takımdaşlık duygusunu burada öğrendim. Geçtiğimiz sezon BGL’de Dörtlü Final oynayan takımımızı izlemişseniz, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Birlikte geçen yıllar sonunda yakaladığımız olağanüstü bir takım kimyamız vardı. BGL’deki ilk sezonumun, basketbola devam etme kararımı bir kez daha onaylayan bir deneyim olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla.
Burada Darüşşafaka Lisesi öğrencileriyle kurduğumuz ilişki de çok hoşuma gidiyor. Gelip antrenmanlarımızı izliyorlarlar, maçlarda tezahüratlarıyla bize destek oluyorlar. Hatta bazen salonun girişindeki posterlerin önünden geçerken benim fotoğrafımı işaret edip konuşan iki çocuk görüyorum, bir köşeye gizlenip çaktırmadan onları izliyorum. Böyle bir duyguyu başka hiçbir kulüpte yaşayamazsınız.
Selçuk Ernak’ın göreve gelmesinden sonra, kenarda başka bir Alman Liseli görmek sana neler hissettiriyor?
Bundan iki sene önceye kadar, Darüşşafaka altyapısında Erhan Ernak’la birlikte çalışıyorduk. Bana hep bahsederdi ağabeyinin Alman Lisesi’ni bitirdiğinden. Ama göreve gelmeden önce Selçuk Abi’yle bizzat tanışma şansım olmamıştı. Onu yeni yeni tanıyorum ve bana değer verdiğini hissedebiliyorum. Daha ilk gün yanıma geldi, önce biraz Alman Lisesi’nden bahsetti, sonra da beni artık okulum elverdiğince A takım bünyesinde görmek istediğini söyledi. Bu teklifi hemen kabul ettim, sonuçta BGL’deki onca özel çalışmanın sebebi A takıma hazır bir biçimde yükselebilme hedefimdi.
Selçuk Abi’ye dair ilk izlenimlerimden biri, çok dobra bir kişiliği olması. Bana zamanımın geldiğini söyledi ve o günden bu yana da her fırsatta sahaya sürüyor. Koçunuzla bu tür bir ilişki kurmanız, sahada özgüvenli durmanız için çok önemlidir.
İlk bakışta, Alman Lisesi’ndeki ders yoğunluğunun benim oyunculuğumdan bir şeyler götürdüğü, gelişimimi sekteye uğrattığı düşünülüyor. Ama bana sorarsanız, Alman Lisesi’nde okuyor olmamın basketbol hayatıma kattıkları çok daha fazla. Orada kazandığım şeyleri –belki çoğu zaman farkında olmasam da– sahaya taşıdığımı düşünüyorum. Selçuk Abi de bunu en iyi anlayacak insanlardan biri. Onunla yollarımız kesiştiği için çok şanslıyım.
2000 jenerasyonunda seyretmekten keyif aldığım çok fazla oyuncu var ama senin oyun stilinin verdiği hazzı farklı bir yere koymam lazım. Artık eskisi kadar sık rastlamadığımız, “old-school” bir oyun idrakiyle karşılaşıyoruz seni izlediğimizde. Bazen birkaç pozisyon bile, sahayı biz fânilerin gördüğünden farklı bir biçimde gördüğünü kanıtlamaya yetiyor. Buraya gelmeden önce BGL’deki son maçlarından birini izledim. O maçın ilk çeyreğinde tepede topu alıyorsun ve her şey olağan seyrinde ilerlerken, birdenbire, sahadaki diğer dokuz oyuncunun varlığından habersiz olduğu bir pas açısını değerlendirmeye karar verip pota altındaki Mahmut Can Çelik’i görüyorsun… Sadece pasın başarıyla adresine ulaşıp sayıya dönüşmesi değil, Mahmut’un bu pası bekliyor olması bile benim için çok şaşırtıcıydı.
Siz bir de antrenmanları görün! Benimle birlikte oynayan uzunlara hep bunu söylerim: “Ne olur, gözlerinizi benden ayırmayın.” Hatta bazen sahadayken de Mahmut’un ve diğerlerinin başını şişirdiğim olur, “Ben size topu boş pozisyonda indireceğim, daha ne istiyorsunuz?” diye. Sahadayken yapmayı en çok sevdiğim iş bu çünkü, iyi de yaptığım bir iş…
Seni bu anlamda en iyi tamamlayan oyunculardan biri Berke Atar olmuştu bence. 2017 yazında Slovakya’da Avrupa dördüncülüğüne ulaşan 18 yaş altı milli takımımızın en iyi işleyen formüllerinden biri Mert-Berke ikili oyunlarıydı. O turnuvadan ve bir sene sonra Letonya’daki deneyiminden geriye neler kaldı?
2017 yazında bir araya gelen o kadro, bence jenerasyonunun Avrupa’daki en dominant kadrolarından biriydi. Berke gibi, [Yiğitcan] Saybir gibi çok yetenekli uzunlarımız vardı; üretken kanat oyuncularımız ve keskin dış şutörlerimiz vardı. Bir başka deyişle, benim için ideal ortam vardı Slovakya’da. Opsiyonların sayısı arttıkça ben de sahada kendimi daha rahat hissediyordum. Berke’yle de çok iyi bir iletişim kurmuştuk, haklısınız. Bu sayede turnuva sonunda, 40 dakikaya vurulduğunda, en iyi asist rakamlarına ulaşan oyuncu olarak ayrılmıştım oradan.
Letonya’da seçeneklerimiz biraz daha sınırlıydı. Nitekim turnuva çok da istediğimiz gibi geçmedi. Ama ben hâlâ şans yanımızda olsaydı işlerin çok hızlı değişebileceğini düşünüyorum, Letonya karşısındaki o son pozisyondan sayıyı çıkarabilseydik karşımıza çaprazdan Büyük Britanya gelecekti ve o maça tartışmasız favori olarak çıkacaktık. Ben inanıyorum ki, ev sahibini geçebilseydik madalya yoluna girmiş olacaktık. Ama bu yaş gruplarında her sene aynı seviyede oynamak mümkün olmuyor elbette. Belki bireysel olarak da kamp dönemini yeterince iyi geçirememişizdir.
Belki yüzdelerim çok iyi görünmüyor olabilir ama şutum konusunda mesafe kat ettiğimi düşünüyorum. BGL’deki mantaliteyi A takıma da taşıyacağım; pozisyon sana geldiyse kaldırıp atacaksın, ‘hep pas, hep pas’ da olmaz yani.
Mert Akay
Oyununu tarif ederken söylemeye çalıştığım şey buydu aslında. Sahada daima opsiyonlarını tartan, tüm koşulları göz önünde bulundurarak karar veren bir oyun kurucusun. Peki, bir sonraki adımı atmak için, bu konfor alanından biraz sıyrılman gerekiyor mu sence? Bazen oyunun sana gelmesini beklemekle yetinmeyip inisiyatif almaya zorladığın oluyor mu kendini? Bununla bağlantılı olarak, şutunun gelişimi hakkında bize neler söyleyebilirsin?
Aslında geçtiğimiz sezon BGL’deki kadromuz da opsiyon açısından en az Slovakya’daki o milli takım kadrosu kadar zengindi. Dahası, çok uzun süre birlikte oynamış bir takımdık ve artık sahada kolektif içgüdüler geliştirmiştik. Orada gerçekten de atmam gereken pozisyonlarda fazla düşündüğüm, daha iyisini aradığım zamanlar oluyordu ve maç sonlarında kendime bu yüzden biraz kızıyordum. Ancak bu seneyle birlikte o psikolojiyi yavaş yavaş yendiğime inanıyorum. Yaz aylarında Semih Uslu’yla beraber BGL’de bu sezon daha ziyade “combo guard” gibi oynamamın mantıklı olacağını konuşmuştuk, takımın da ihtiyaçları doğrultusunda bu rolü kucakladım ve skor alanında kendimi biraz zorlamaya başladım. Belki BGL’deki yüzdelerim çok iyi görünmüyor olabilir ama şutum konusunda da mesafe kat ettiğimi düşünüyorum. Bu mantaliteyi A takıma da taşıyacağım; pozisyon sana geldiyse kaldırıp atacaksın, ‘hep pas, hep pas’ da olmaz yani.
Geçen sene bu dönemlerde, ANGT Münih ayağından sonra verdiğin bir röportajdaki haline bakıyorum da… Son bir sene içinde fiziğini geliştirmek için de çok çalışmış olmalısın, yanılıyor muyum?
Doğru, iki sene önce insanlar benim cılız bir guard olduğumu düşünüyorlardı, ‘yaşıtlarına göre fiziksel açıdan yetersiz, güçlenmesi lazım’ şeklinde yorumlar yapılıyordu. Pozisyonumdaki boy avantajımı da layıkıyla kullanamıyordum bu yüzden. Şu anda geldiğimiz noktada ise, ‘fiziksel bir oyun kurucu’ yorumlarını daha sık duymaya başladım. Bunu da Semih Turan’la beraber yaptığımız kondisyon antrenmanlarına borçluyum. Şut konusunda ve oyunun diğer alanlarında ileriye gitmek için de BGL takımımızın koçu Semih Uslu’yla özel çalışmalar yapıyoruz. Her ikisi de benim oyuncu olarak gelişimimde çok şey borçlu olduğum isimler.
Sarunas Jasikevicius
"Geçen sezon Jasikevicius'u ve Zalgiris'i izlemek ilham vericiydi"
Sana izlemekten keyif aldığın guardları da sormak istiyordum ama herhalde dersler, antrenmanlar, sınavlar ve maçlar arasında bir de televizyon karşısına geçip basketbol izlemeye vakit bulamıyorsundur…
Buluyorum aslında, maç izlemeyi çok seviyorum. Saat farkından dolayı NBA maçlarını eskisi kadar takip edemiyorum ama disiplinli bir EuroLeague seyircisiyim.
Günler hâlâ 24 saat sürüyor, değil mi? Kaçırdığım bir şey mi var?
Size hayatımdaki kırılma noktalarından bahsetmiştim. Bu anlarda basketboldan vazgeçmememin birinci sebebi, oyundan aldığım keyifti. Bu sadece oynayarak değil, en iyileri seyrederek de sürekli beslemen gereken bir haz. Özel oyuncuları, özel takımları izlemek için kendine vakit yaratmak zorundasın. Aklıma gelen ilk örnek, geçtiğimiz sezon EuroLeague’de Final Four yapan Zalgiris takımı. Sarunas Jasikevicius’un uygulamaya geçirdiği setleri, o sıra dışı perde açılarını görmek çok ilham vericiydi benim için. Kevin Pangos ve Vasilije Micic’in ortaya koydukları liderlik de inanılmazdı. O takımın hiçbir maçını kaçırmamaya gayret ediyordum. Jasikevicius’un oyunculuk günlerindeki müthiş dehasını, bu kez takım elbisesiyle sahaya yansıttığı bir sezondu. Elbette bir makine düzeninde işleyen, harika bir sistemin ürünü olan Fenerbahçe Beko’yu da eklemeliyim.
Günler dünyanın her yerinde, herkes için 24 saat sürüyor. Bu gerçekle Bahçeşehir-Beyoğlu-Maslak hattındayken yüzleşmiştim. O günlerde kendime şöyle bir formül buldum ve bunu hâlâ uygulamaya çalışıyorum: Basketbolcu Mert, hayattaki tek çıkış yolu basketbolmuş gibi antrenmanlara devam edip kendini geliştirecek. Alman Lisesi’nde okuyan Mert ise, basketbol diye bir şeyin varlığından habersiz, hayatını okuyarak kazanmak zorunda olan biriymiş gibi eğitimine devam edip sınavlara hazırlanacak. Basketbol oynarken bir zorlukla karşılaştığında “Ama ben Alman Lisesi’nde okuyorum” bahanesine sığınan, sonra okulda ters giden bir şeyler olduğunda da “Ama ben aynı zamanda çok yetenekli bir basketbolcuyum” diyen biri olmak istemedim. Hiçbir şeyi yarım yamalak yapmak istemiyorum.
Basketbolcu Mert, hayattaki tek çıkış yolu basketbolmuş gibi antrenmanlarına devam ediyor. Alman Lisesi’nde okuyan Mert ise, basketbol diye bir şeyin varlığından habersiz, hayatını okuyarak kazanmak zorunda olan biriymiş gibi sınavlara hazırlanıyor.
Mert Akay
Ufukta seni yeni bir kırılma noktası bekliyor şimdi… Alman Lisesi’nde mezuniyetin eşiğine geldin, önümüzdeki yaz akademik kariyerinle ilgili bir karar vermen gerekecek. Doğrusunu söylemek gerekirse, senin hikâyeni dinleyinceye kadar Türkiye’deki mevcut sistemin, bir üst düzey basketbolcu adayının Alman Lisesi’nden başarıyla mezun olmasına izin vereceğini düşünmezdim. Bana mümkün değilmiş gibi görünen bir şeyi başardığın için seni bir kez daha tebrik etmek isterim. Peki, yolun devamı şu an için nasıl görünüyor?
Dediğiniz gibi, şu an bir karar aşamasındayım. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama bu konuda çevremde yanlış bir algı oluşmuş; en yakın arkadaşlarım bana gelip, “Sen zaten Amerika’ya gitmiyor musun?” diye soruyorlar. Oysaki henüz kesinleşmiş bir şey yok.
Ben hayatta A, B, C, D planlarını hazır tutmayı seven biriyim, kendime alternatifler yaratıp içlerinden bir seçim yapmayı yeğliyorum. Şu anda hangisinin A planı, hangisinin B planı olduğuna karar vermiş değilim ama size bu alternatiflerden biraz bahsedebilirim.
Geçtiğimiz yaz, benim için olası senaryolardan biri olan ABD’de üniversite okuma opsiyonunu cebime koymak için birtakım temaslarda bulundum. Daha doğrusu, bu niyetim bilindiği için benimle irtibat kuran bazı kolejler oldu. Stanford, Purdue, St. John’s, Georgia Tech gibi okulların bana ilgisi olduğunu biliyordum. Ama tahmin edeceğiniz üzere, içlerinden biri çok ağır basıyordu: Akademik açıdan da beklentilerimi fazlasıyla tatmin eden Stanford’ın bana gösterdiği ilgi çok hoşuma gitmişti. Oradan basketbol bursu almak için yerine getirmem gereken başvuru koşullarını öğrendim; bu doğrultuda SAT sınavına [ABD’de uygulanan üniversite giriş sınavı] girdim ve benden talep ettikleri puanı aldım. Şu anda da hâlâ Stanford’la temas halindeyim.
Almanca öğrenim gördüğün bir lisede Abitur sınavlarına hazırlanırken, o sınavın ABD’deki muadilini kazandın yani…
Evet, önümüzdeki hafta Abitur’un son büyük yazılı sınavlarına gireceğim. Aslında artık Almanya’da burslu okumak gibi bir hedefim olmadığından, bu sınavlara eskisi kadar önem vermiyorum. Ama yine de Abitur diplomasını alıp bir köşeye koymak istiyorum. Bu konulara nasıl yaklaştığımı artık biliyorsunuz; A, B, C, D planlarımı hazır tutmam gerek. Türkiye’deki sınava da gireceğim, az da olsa ona da hazırlanmaya çalışıyorum şu sıralar.
Stanford’a dönecek olursak… Geçen sene bu dönemlerde NBA’in düzenlediği Basketball Without Borders kampının Los Angeles ayağına davet edilmiştim. Bunun haberini aldıklarında, Stanford yetkilileri benimle doğrudan iletişime geçmek istediler. Los Angeles’a ailemle beraber gitmiştim ve NBA All-Star Hafta Sonu etkinliklerini izledikten sonra San Francisco’ya geçip ilk “gayriresmî ziyaretimizi” gerçekleştirmiş olduk. Akademik durumumla ilgili detayları biliyorlardı ama yine de Abitur’un yeterli olmayacağını, SAT sınavına girmem gerektiğini öğrendim o günlerde. Benden buradaki ders notlarıma ilişkin de bazı denklikler istediler… Onlara Alman Lisesi’nde okumanın farklılıklarını anlatmak biraz zor oldu tabii. Ama kampüsü ziyaret ettiğimde, bunun gerçekten çok özel bir okul olduğunu ve tüm bu zahmete değeceğini bir kez daha anladım.
Orada öğrendiğim kadarıyla, Amerika’da yaklaşık otuz senedir verilen bir ödül varmış. Bu ödülü her sezon atletik programlarını akademik hayata en iyi entegre eden üniversitelere veriyorlarmış. Yanlış hatırlamıyorsam, ilk sene bu ödülü UCLA ya da Kansas kazanmış ve o günden bu yana da kazanan hep Stanford oluyormuş.
Yakın geçmişte altyapı yıllarını Türkiye’de geçirdikten sonra NCAA kararı alan çok sayıda basketbolcu oldu, içlerinde saygın Division I programlarına kabul edilenler de vardı. Ama akademik anlamda senin kadar parlak bir örnek bulmak hiç kolay değil. Herhalde en yakın olanı, Saint Benoit Lisesi’nden mezun olduktan sonra North Carolina State’te dört sene oynayan ve oradayken konferansının eğitim açısından en başarılı öğrenci-atletlerine verilen “Academic All-American” payesine layık görülen Engin Atsür. Onun da eğitim konusunda çok bilinçli ve öngörü sahibi bir aileden çıktığını biliyorum. Tabii her ne kadar Kaliforniya’da doğup büyümüş olsa da, Şebnem Kimyacıoğlu gibi yolu Stanford’a uğrayan bir örnek de var basketbolumuzda… Onunla iletişimin hangi düzeyde?
Basketball Without Borders kampı çerçevesinde Los Angeles’tayken Goran Dragic, Sam Dekker ve Gary Payton gibi özel isimlerle tanışma fırsatı buldum. Oraya gitmeden önce, kampın İsrail ayağında da Cleveland Cavaliers genel menajeri Koby Altman’la iyi bir diyalog kurmuştuk. Ama herhalde bu kampın bana en büyük getirisi, o hafta sonu Los Angeles’ta bulunan Şebnem Kimyacıoğlu’yla tanışma fırsatı bulmamdı. Onu Galatasaray’da ve milli takımda oynadığı dönemlerden biliyordum zaten, Stanford mezunu olduğunu da duymuştum. Ama tanışıp kendi tecrübelerini duymak da çok değerliydi. Bildiğim kadarıyla, şu anda Marvel Entertainment şirketinde avukat olarak çalışıyor Şebnem Abla. Başarılı bir sporculuk kariyeri için yıllarını verdikten sonra, iş hayatında böyle bir noktaya bu kadar çabuk gelmesi beni çok etkiledi. Birkaç gün sonra ailemle birlikte kampüsü gezerken, okulu bitirdikten sonra üst düzey sporculuk yapmış Stanford mezunlarına ayrılan bir duvarda Şebnem Abla’nın fotoğrafıyla karşılaştım. Bunlar bana önümde ne kadar zor bir seçim olduğunu yeniden hatırlattı.
Ailemle birlikte değerlendirme yaptığımızda, şu an itibarıyla öne çıkan iki seçeneğin Türkiye’de kalmak ve Stanford’a gitmek olduğunu söyleyebilirim. Amerika’ya gitmeye karar verirsem, aslında bu bir basketbol kararı olmayacak. Eğer gidersem, bu kararı almama değecek bir akademik ortama girmek, Stanford kültürünü tecrübe etmek ve kolej hayatına özgü o havayı koklamak için gitmiş olacağım. Yine de üniversite hayatım bittiğinde, basketbolu mesleğe çevirmek konusunda kararlıyım. En çok keyif aldığım şeyi yaparak para kazanmanın büyük bir ayrıcalık olacağını biliyorum.
Basketbol öncelikli bir karar alacak olursam, gelişimim için burada kalmamın daha mantıklı olacağının farkındayım. Şu an için bu seçenek de, en az diğeri kadar akla yatkın görünüyor. Ama vereceğim karar ne olursa olsun, aktif basketbol yaşantısı bittiğinde, 35-40 yaşında beni bekleyen yeni bir hayat olduğunu unutmamalıyım. Stanford’a gitmek, bu yeni hayata sıfırdan başlamamak demek. Benim durumumu daha önce NCAA kararı almış diğer oyuncuların durumundan, Stanford’ı ABD’deki diğer programlardan ayıran şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Örneğin oraya gidip okul yurduna yerleştiğimde tanıştığım ilk insanlardan biri, belki de oda arkadaşım, geleceğin Google CEO’su olabilir. Bir düşünsenize…