Barış Akpolat ve Ezhel
© Barış Akpolat
MÜZİK

Barış Akpolat: "Ezhel Mükemmel Bir İnsan Örneği"

Ezhel, Türkiye müzik ortamlarının son yıllarda gördüğü en büyük etkiyi yarattı. İlk kitabı “Ezhel – Kazıdım Tırnaklarla”da bu başarıyı anlatan Barış Akpolat ile konuştuk.
Yazar: Özgür Yılgür
14 dakikalık okumaPublished on
Selamlar Barış. Senin için nasıl geçiyor karantina günleri?
Açıkçası ilk zamanlar çok mutluydum. Evden çalıştığım ve ev hayatına alışık olduğum için “İnsanın evde canı sıkılır mı canım?” diyordum. Ancak son günlerde bu durum beni de biraz zorlamaya başladı. Bir de bu durum bizim gibi evden çalışabilen şanslı insanlar için rahat, fakat hafta içi çalışmak zorunda olanlar ya da ücretsiz izne çıkartılanlar var. Dolayısıyla bizim çok da havalı havalı konuşmamamız gerektiğini düşünüyorum. Kişisel olarak çok şikâyetim yok, evde yapacak işlerim var. Boş kalınca da kötü filmler izliyorum (gülüyor).
Pekâlâ, biz güzel şeylerden bahsedelim… Kitabın çıktığı ilk 4 günde 4’üncü baskısını yapmıştı. Şimdiyse 6’ıncı baskısını yapıyor. Böyle bir ilgiyi bekliyor muydun?
Doğruyu söylemek gerekirse ne beklemem gerektiğini bilmiyordum. İlk defa kitap yazdığım için bir yayıneviyle de ilk kez ilişki kurdum. Bir kitap kaç adet basılır, ne kadar hızlı satılırsa iyidir vs. en ufak bir fikrim ve beklentim yoktu. İlk haftasında 4’üncü baskısını yaptığını öğrenince “Bu iyi bir şey galiba” dedim. Yurtdışından bir ilgi var… Almanya, Hollanda ve Fransa’dan mesaj atanlar oldu. Bu arada ben bile kitabı raflarda göremedim henüz, ulaştıramadığım arkadaşlarım da var maalesef. Satışa çıktıktan birkaç gün sonra salgının patlak vermesi değişik bir durum oldu benim açımdan. Yine de kitabı yazdığım sırada böyle bir ilgi olacağını beklemiyordum. Teşekkür ediyorum alanlara ve almayı planlayanlara.

2 dakika

Ezhel Red Bull Music Berlin Stüdyoları'nda - Bölüm 1

Ezhel Red Bull Music Berlin Stüdyoları'nda - ilk bölüm

Kitabı okuyanların yorumlarından memnun musun?
Açıkçası kitabı okuyarak yorum yapan çok az insan oldu. Dolayısıyla dikkate aldığım yorumların sayısı da az. “Kitabı okumayanların yorumları hiç umurumda değil” demiyorum elbette. Ancak ilk defa bir kitap yazdım, hem çok keyif aldığım hem de çok zorlandığım bir süreç oldu. Bittiği zaman gelen yorumlara çok da takılmadan, bunun keyfini çıkartmak istedim öncelikle. Umarım kitabı okumadan olumsuz eleştiri yapanlar, kitabı okuyup tekrar kötü yönde eleştiri yaparlar. Böylece önyargılı birilerinin fikirlerini de net bir şekilde görebilmiş olurum. Kitabı bitirenlerdense kolay ve hızlı okunabilir olduğuna dair yorumlar aldım. Birkaç ay içerisinde kitap daha çok okunur ve okuyanlardan da iyi ve kötü yorumlar gelmeye başlar diye tahmin ediyorum. Biraz da onları bekliyorum açıkçası.
Ezhel hakkında bir kitap yazmak bazı açılardan riskli bir karar. Diğer yandan zor ve yorucu bir süreci de beraberinde getiriyor. Kitaba başladığını söylediğin ilk dönemde de bunların farkında olduğunu hissediyordum. Tüm bunlara rağmen seni Ezhel hakkında bir kitap yazmak için motive eden, ateşleyen şeyler nelerdi?
Ben bu kitap teklifini Ezhel ve StageArt’a önerdiğimde hiç bu tip risklerin üzerinde durmamıştım, çünkü kitaba iş olarak bakmıyordum. Sen de okudun, kitabın başında kötü bir günden bahsediyorum. Kötü bir günün sonunda Beşiktaş’ta, Tolga Akyıldız ve Kanat Atkaya ile bir şeyler içip muhabbet ederken, onlar bana “Sen bu kadar hip hop dinliyorsun, üzerine yazıp çiziyorsun. Ezhel ile de yakınsın, daha önce de röportaj yaptın. Bunu neden bir kitap hâline getirmiyorsun?” dediler. Ben de hep bir kitap yazmak istiyordum, ama ne yazacağıma dair bir karar vermemiştim. Bu fikir aklıma yattı ve Ezhel tarafına teklif ettim. Kitaptaki röportajları Ezhel’in Türkiye turnesinden sonra yaptık. Dolayısıyla konser takvimi çok yoğun değildi, ama artık Sercan’ın yaşadığı gerçeklik değişmişti. İnsan öyle bir turnenin üzerine bir şey de yapmak istemeyebilir açıkçası. Elbette bir takım zorluklarla karşılaştım, ama içine girene kadar bunların üzerine hiç düşünmemiştim.

4 dakika

Ezhel Red Bull Music Berlin Stüdyoları'nda - Bölüm 2

Ezhel Red Bull Music Berlin Stüdyoları'nda - Bölüm 2

“Müptezhel” ilk çıktığında sadece Türkçe Rap ortamlarında büyük ses getirmişti. Birkaç ay sonraysa tüm ülkenin konuştuğu bir fenomen halini aldı. Sen albümün çıktığı ilk zamanlarda Ezhel’i radarına alan az sayıda müzik gazetecisinden birisin. O zamanlarda Ezhel’in ve beraberinde Türkçe Rap’in bu kadar büyüyeceğini öngörüyor muydun? Yoksa sevdiğin ya da dinlediğin müziklerin arkasındaki hikâyelere olan merakından dolayı mı Ezhel’le tanışmak istedin?
Sercan’ı ilk olarak Ais Ezhel iken bir festivalde izlemiştim. O gün yeni nesil Türkçe Rap’çiler arasındaki en yetenekli isimin o olduğunu düşünmüştüm. Onunla tanışmamı sağlayan YouTube’daki 3N1K programım için çektiğimiz röportajda içgüdülerime güvendim diyebilirim. Açıkçası “Müptezhel”i ilk dinlediğimde auto-tune’dan çok rahatsız olmuştum. “Ais Ezhel süper bir herifti, ne yapmış şimdi” diye düşündüm hatta. Bunu Ezhel’e de söylediğim için rahat rahat anlatabiliyorum. Ancak albümü dinledikçe şarkılar beni kavramaya başladı. O zaman “Müptezhel”in öngöremediğim bir noktaya ulaşabileceğini düşünmeye başladım.
Anlattığı hikâyelerdeki samimiyet de beni yakaladı bir yandan. Bazı hikâyeler gençken benim ya da arkadaşlarımın başından geçmişti. Kimi hikâyeleri hiç yaşamadık, ama yaşama ihtimalimiz oldu. Ancak Ezhel’in beni esas yakaladığı yer ‘Küvet’ şarkısı oldu… O yaştaki bir erkeğin kadınları aşağılamadan, öyle bir aşk şarkısı yazabilmesi beni çok şaşırttı ve gururlandırdı. “Bunu yapabildiyse, lirikal anlamda her şeyin altından kalkabilir” diye düşündüm. Dinleyip sevdiğim her şey için böyle hissetmem, ama bu sebeplerden dolayı “Müptezhel”in arkasındaki hikâyeyi merak etmiştim. Bundan 10 ya da belki 20 yıl sonra Türkiye müzik tarihi için mihenk taşı olarak kabul edileceğini de düşünüyorum.
“Kazıdım Tırnaklarla” her ne kadar Ezhel’in hayatına ve kariyerinin ilk günlerine odaklansa da standart bir biyografi kitabı değil. Bir nehir söyleşisi yapmak yerine, onunla geçirdiğin 200 saat sonunda edindiğin gözlemleri aktarmayı tercih ediyorsun kitapta. Bu formatta ilerleme nedenlerin neydi?
Ben çok da planlı programlı yaşayabilen ve çalışabilen biri değilim. Bir işe başlamadan önce ne yapmak istemediklerimi belirliyorum kafamda sadece. Kitabın nehir söyleşisi formatında olmasını hiçbir zaman istemedim, bu yöntem bana çok kolaya kaçmak gibi geliyordu. Bu şekilde çok iyi kitaplar okudum tabii ki. Mesela Şenay Kalkan’ın yazdığı “Arif Sağ Kitabı / Muhalif Bağlama” (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2004) diye bir nehir söyleşi kitabı vardır. Çok iyi bir nehir söyleşisi kitabıdır ve bunun gibi çok fazla örnek var ülkemizde. Nehir söyleşisi çok önemli bir şey… Diğer yandan uzun bir söyleşiyi okuyucuya takip ettirebilmek gerçekten zor meziyet... Hürriyet’te çalıştığım yıllarda yaptığım röportajların kasetlerini dinlerken bir yandan da yazmaya ve aldığım cevapları yorumlamaya başladım. Bu tamamen benim tembelliğim üzerine oluşmuş bir şeydi. Kaset çözmeyi ya da düz yazı yazmayı pek sevmiyorum açıkçası. Daha çok yorum yapmayı, az kelimeyle çok şey anlatmayı ve hikâye paylaşmayı seviyorum. Bir de benim Sercan’ı okuyuculara anlatabilmem için sadece onun verdiği cevaplar yetmezdi. Okuyucuların, benim Ezhel’i evinde gördüğüm gözle izleyebiliyor olması da gerekiyordu.

7 dakika

#içimdekises: Ezhel

#içimdekises: Ezhel

Kitapta ilk defa Ankara’da bu kadar uzun bir süre kaldığından ve oranın müzik ortamlarına ilk kez girdiğinden bahsediyorsun. 15 yıldan fazladır gazetecilik yapıyorsun ve İstanbul’un müzik ortamlarını da biliyorsun. Ankara ve İstanbul’un müzik ortamları arasında nasıl farklılıklar gözüne çarptı?
Ankara bana 2003 – 2007 arasındaki Beyoğlu’nu anımsattı. O dönem herkeste cep telefonu yoktu ya da bu kadar yoğun kullanmıyorduk. Saat kaçta, kim nerede biliyorduk. Aynı gece 7 – 8 mekâna gidiyorduk. Şimdiyse İstanbul’un gece hayatı tam bir keşmekeşe dönüştü, artık bir gecede 200 tane etkinlik oluyor. Ankara’daysa hangi gün, hangi mekânda nasıl bir etkinlik olacağı belli… Biz sürekli Haymatlos’a gittik, çünkü Sercan’ın ünlü olmadan önce de en çok vakit geçirdiği yer orasıydı. Orada çarşamba günleri açık mikrofon oluyor mesela, üniversite öğrencileri sahneye çıkıp müzik yapıyor. Bir gece Ezhel, konservatuvarlı gençlerle birlikte şahane bir freestyle yapmıştı. Başka bir hafta Aga B sahneye çıkıyor vs. Bize sürpriz gibi geliyor, ama orası için çok normal bir şey bu. Ankara’nın en etkileyici yanlarından bir de kimsenin telefonlara bağımlı yaşamıyor olması.
Son yıllarda İstanbul’daki rap ortamlarında da gözlemler yapıyorsun. İstanbul ve Ankara’nın hip hop sound’larında bir farklılık olduğunu düşünüyor musun? Sence Türkiye’nin farklı şehirlerine özgü hip hop sound’ları oluşmaya başladı mı?
Şehirlere özgü farklı sound’ların oluşması yeni bir şey değil. Mesela Ankara’nın Batıkent’i vardır, Mode XL oradan çıkma bir ekip. Onların sound’u biraz daha farklı. İstanbul’da efsane Merdivenköy tayfası var, Kadıköy’ün hip hop sound’u daha değişik. Adana’nın, Bursa’nın ya da Eskişehir’in farklı hip hop sound’ları var. Aslında bu farklılıklar ortamdaki insanların kişisel meraklarıyla ve kurdukları arkadaşlıklarla oluşan bir şey. Hip hop popüler olunca dinleyiciler farklı sound’ları da aramaya başladı. Dijital müzik dinleme kanalları da farklı sound’larda rap yapan müzisyenlerin bulmasını kolaylaştırdı açıkçası. Haliyle şehir kültüründen beslenen alt janrlara olan ilgi daha da artmaya başladı.
Daha önce de pek çok farklı müzik türünün ana akıma yönelik hamleler yaptığını gördük, fakat şimdiye dek hiçbiri Türkçe Rap kadar başarılı olamadı. Türkçe Rap’in başarısının kaynağı nedir sence?
Eskiden ana akım medya ne veriyorsa onu almak zorundaydın. Sadece müzik nerd’leri araştırıp yeni bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Tabii ki ana akım medyanın bize sunduğu şeylerin hepsine kötü diyemeyiz, bu Türkçe Pop’a haksızlık olur. Ancak bir noktadan sonra bu dinleyiciye yetmemeye başladı. Türkiye’deki müzik dinleyicisinin sayısı da hiç azımsanacak düzeyde değil ve insanlar artık YouTube, Apple Music ya da Spotify gibi mecralardan farklı şeyler keşfetmeye başladı. Diğer yandan derdini hip hop yaparak anlatan birçok genç var dünyada. Genelde bir derdi, sıkıntısı olanlar yapıyor bu müziği. Onların şarkılarında anlattığı hikâyeler bizim de sokakta yaşayabileceğimiz şeyler oluyor. Dinleyiciler kendileriyle benzer sıkıntıyı çeken müzisyenleri, rap’çileri keşfettiler ve samimi buldular. Bu da Türkçe Rap’e başarıyı getirdi.

4 dakika

Dost Meclisi: Ezhel

Ezhel Dost Meclisi'nde

Türkçe Rap’in bu kadar hızlı yükselmesini Ezhel’den bağımsız değerlendiremeyiz bana kalırsa. Dinleyici Ezhel’de ne gördü ve onu neden bu kadar sahiplendi?
Çok haklısın. Öncelikle Sercan çok şeker bir adam… Sahneye çok yakışıyor, karizmatik bir duruşu var ve tüm bunlarla birlikte ego-manyak biri değil. Bu çok az rastlanılabilecek bir şey bence. İnsanlar da sevdi bu hikâyeyi. 2010 – 2011 civarı Hürriyet’te çalışırken sürekli “Hip hop büyük bir çıkış yapacak” diye konuşuyorduk aramızda, ama bir türlü o patlama gerçekleşmedi. “Müptezhel” o sıçramayı sağlayan şey oldu ve arkasındaki birçok iyi albümün de önünü açtı. “Müptezhel”i dinleyip Kamufle’nin “Hayale Daldım”ına (2015), Aga B’nin ilk albümüne gidecek, Şehinşah’ı keşfedecek bir sürü insan var.
Kitap vesilesiyle Ezhel’i evinde, sahnede, kuliste, arkadaş ortamında ve sokakta gözlemleme fırsatın oldu. Birlikte geçirdiğin süre boyunca seni en çok etkileyen tavrı ya da cevabı neydi?
Bunu tek bir cümle olarak ifade etmeyi ya da derinlemesine anlatmayı pek tercih etmiyorum açıkçası. Ancak şunu söyleyebilirim; ben Ezhel’in nasıl bir insan olduğunu, evine misafir olduğumda anladım. Bu kadar başarı ve şöhretten sonra bile hâlâ eskiden vakit geçirdiği yerlere gitmesi beni çok duygulandırdı. Hâlâ eskiden çay içtiği yere gidiyor adam! Ben öyle bir başarıdan sonra nasıl bir insan olurdum üzerine düşünmemi sağladı bu davranışları. “Acaba ben böyle bir başarı elde etsem kendimi bozar mıydım, yoksa olduğum gibi kalır mıydım” diye kendime sordum. Bunu yaşamadan görebilmem mümkün değil elbette, fakat bu anlamda Ezhel mükemmel bir insan örneği bence.
“Müptezhel” sonrası Ezhel’in hayatında da çok fazla şey değişti. Bu onun müzisyen kimliğine nasıl yansıdı?
Ankara’daki evinde vakit geçirdiğimizde bol bol müzik dinledik. Bambaşka ülkelerin trap’çilerine baktık, çok fazla caz dinledik. Diğer yandan bazen Trump, bazen köpekbalığı belgeseli izledik… Gözlemlediğim kadarıyla Sercan, günlük hayatında yaşadıklarından yola çıkarak bir şeyler üretiyor. İlk zamandan beri böyleydi. Son yaşadığı şeylerin onu daha fazla tetikleyeceğini de tahmin ettim, çünkü geri vites yapabilecek bir insan değil. ‘Olay’ şarkısı da bunu gösteriyor zaten. İlk izlediğim Ezhel bir idealden bahsediyordu. Artık o ideali daha iyi anlatabilecek, onu gerçekleştirebilecek bir gücü olduğunu biliyor. Ayrıca hâlâ çok iyi yazıyor ve doğru cümleleri buluyor.
Geçtiğimiz yılın sonunda sen ve Kanat Atkaya ile bir sohbetimiz olmuştu. O akşam Kanat, müzik biyografi kitaplarının kültür tarihini anlamak açısından çok önemli olduğundan bahsetmişti bize. Seninle her görüştüğümüzde konu bir şekilde müzik belgeselleri ya da filmlerine geliyor zaten. Senin son yıllardaki favori müzik kitapların ya da belgesellerin hangileri?
İlk aklıma gelen “Miles Davis: Birth of the Cool” (2019) oldu. Uzun zaman sonra ilk defa bir belgesele bu kadar yükseldim. Belgesel değil ama Liberace’yi konu alan “Behind the Candelabra” (2013) filmi çok hoşuma gitti. Kitap olarak Guns N’ Roses basçısı Duff McKagan’ın yazdığı “It’s So Easy: And Other Lies”a (2011) bayılırım. Müzik biyografileri içerisinde şu ana kadar okuduğum en iyi kitap odur. Red Hot Chili Peppers’ın vokalisti Anthony Kiedis’ı anlatan “Scar Tissue”yu (2004) manyakça rock ‘n’ roll hikâyeleri okumak isteyenlere mutlaka öneririm. Başta “The Dirt: Confessions of the World's Most Notorious Rock Band” (2001) olmak üzere Mötley Crüe’nun kariyerine odaklanan tüm kitaplar çok iyidir.
Son yıllarda kültür sanat medyasının eski gücünde olmadığını görüyoruz. Sen bu süreci ve kültür sanat / müzik yayıncılığının geleceğini nasıl görüyorsun?
Ekonomi önemli bir etken, fakat bu durumu sadece ona bağlayamayız. Ben işe başladığımdan beri ülkede bir ekonomik kriz yaşanıyor. Benden önce de vardı, bizden sonra da olacak… Umarım yanılıyorumdur, fakat sektörün durumunu görünce bir çıkış yolu olmadığını tahmin ediyorum. Müzik yazarlığı açısından röportaj yapmak, albüm kritiği yazmak gibi konular biteli çok oldu bana sorarsan. Sadece Türkiye için değil dünyada da pek yeri olmayan bir meslek oldu artık. Evet, bir müzik yazarından bir albüm hakkındaki fikirlerini almak hâlâ çok kıymetli bizler için, fakat insanların okuma alışkanlığı azaldı. Diğer taraftan artık çok fazla mecra ve tanımadığım müzik yazan insan var. Ancak o insanların bilgi birikimi hakkında pek fikrimiz yok. Yani ben neden o yazardan müzik önerisi almalıyım, konu aldığı müzik türü üzerindeki bilginin yeterliliği nedir vs. bilmiyorum. Eskiden bir karar mekanizması vardı. Haber müdürleri veya editörler, bir yazara yer verirken “Bu insan artık bu konularda fikir üretebilir” diyordu. Diğer yandan memlekette bir sanat etkinliği sponsor olmadan gerçekleştirilemiyor artık. Kendi kendine yetemeyen bir sektörün içindeyiz. Dolayısıyla sistem değişti ve bundan sonra da hızlanarak değişmeye devam edecek. İyiye gidecek gibi gözükmüyor, fakat bilemiyorum bir 5 sene sonra çok farklı şeyler de konuşuyor olabiliriz.
Son zamanlarda DJ’lik de yapıyorsun. Yeni başladığın bu macerandan biraz bahseder misin?
Elektronik müzikle üniversite yıllarımdan beri ilgileniyorum. Techno’yu sound olarak metale çok benzettiğim için ona da ayrı bir ilgim var. İlker Aksungar sağ olsun elimden tuttu ve DJ’liğin matematiğini öğretti bana. Onun sayesinde ilk DJ’lik performansımı Housekeeper’ın yaş gününde yaptım. Müzikal anlamda bir şeyler paylaşabilmeyi ve o paylaşımı yapabildiğim insanları çok seviyorum. İlker de bana o anlamda çok şey katan biri oldu. Geçtiğimiz aylarda ilk setimi yayınladım. Araya kitap girince biraz ihmal ettim orayı. Birkaç hafta içerisinde yeni bir set yayınlamayı planlıyorum.