* Bu içeriğin de yer aldığı, Bant Mag. tarafından yayına hazırlanan RBMA Radio İstanbul özel dergisi The Note'u Kontra Plak, Analog Kültür, Pera 64, Les Benjamins Galata, Babylon ve Uniq İstanbul'daki Zuhal Müzik'te bulabilirsin.
Modern müzik tarihimizin her dönemi, kültürümüzün dokusunda, ülkenin konumunda yer bulan sentezin izlerini taşıyor. Doğu’nun ezgileri, enstrümanları ve sözleri, farklı noktalarda ve farklı dengelerde Batı’nın janrları ve elektrikli aletleriyle yepyeni bir müzik doğurabiliyor. Kitlelerce sevilen popüler müzik olsun, yeraltı sahnesinde doğup gelişen deneysel melodiler olsun, bu değişik karışımların her biri döneminin ve kendilerinden önce gelenlerin de izlerini taşıyor. Biz de 1970’lerden bu yana, her on yıllık döneme özgün müzikleriyle damgasını vurmuş veya öne çıkmış isimlerin kariyerlerine, öykülerine ve söylediklerine göz atıyoruz.
70’ler: Barış Manço
Müzisyen, şarkıcı, besteci, söz yazarı, aranjör ve televizyon programcısı Barış Manço, ülkemizde rock müziğin öncülerinden, “Anadolu Rock” janrının kurucularından ve popüler müziğin en çok tanınan, sevilen isimlerinden biri. 40 yıllık kariyerinde dünyayı dolaşan ve 200’den fazla şarkı besteleyen Manço, özümsediğimiz söz ve melodileri Batı’nın enstrümanları ve akıllara zarar stiliyle bütünleştirdi.
Deste deste gül topladım, / Gül dalında bülbül nerede? / Enginlere yelken açtım, / Yelkenimde rüzgar nerede? / Yaz güneşi kavururken, / İki damla suyum nerede? / Sonbaharda akşam vakti, / Erken çöken hüznüm nerede?
Küçüklüğünden beri müziğe ilgi duyan Kadıköylü Mehmet Barış Manço, daha orta okul yıllarında ilk grubu Kafadarlar’ı kurdu. Lise yıllarında kurduğu Harmoniler’le yaptığı rock’n roll yorumları ve yazdığı ilk bestelerle Türk müziğini batı enstrümanlarıyla buluşturan isimlerden olan Manço’nun 1960’lardaki grubu Kaygısızlar; Fikret Kızılok, Mazhar Alanson ve Fuat Güner gibi isimler barındırıyordu. Sanatçı bu dönemde ilk kaydını yayınladıktan sonra Belçika’nın Kraliyet Akademisi’nde eğitimini tamamlaya gitti.
“Yerelden hareket edip evrensele ulaşmaya, evrenselden de tekrar yerele gelmeye çalıştım. Bunu da aslında her defasında çok fazlaca hesap ederek yaptığım söylenemez. Mesela ben bestelerimi gayr-i iradi yaparım. Farkına varmadan kalemim kağıdın üzerinde kayıp gider.”
Farklı ülkelerden müzisyenlerle çalışıp Avrupa’da konserler veren Manço, 1970 yılında yayınladığı Dağlar Dağlar ile ilk büyük başarısını yakaladı ve Platin Plak kazandı. Geleneksel halk ezgilerini, rock, twist ve beat müziğiyle birleştiren, bu dönemde üzerine bir de psikedelik etkiler ve destansı besteler de ekleyen Manço, bir süre Moğollar ile çalıştıktan sonra, uzun süreler beraber çalacağı Kurtalan Ekspres’i başlattı. İlk derleme kaydı Dünden Bugüne’den sonra da üzerinde Murat Ses ile beraber çalıştığı ve ilk defa elektronik etkiler barındıran 2023 albümünü yayınladı. Bu konsept albüm hala günümüzde sanatçının yurtdışında en çok konuşulan eserleri arasında yer alıyor.
“Axelrod’un Songs of Innocence’ı vardı; Gainsbourg’un da Histoire de Melody Nelson’u. Manço’nun ise 2023’ü vardı... 2023’ün son şarkısı Kol Bastı! progresif Türk rock müziğini zirvesine taşıdı.”(Egon, National Public Radio, 2011)
1976’da CBS plak şirketi aracılığıyla yurtdışına açılmayı deneyen Manço, İngilizce şarkılarıyla istediği başarıyı yakalayamasa da, 1979’da çıkan Yeni Bir Gün ve en başarılı albümlerinden olan Sözüm Meclisten Dışarı ile yelpazesini genişletmeye başladı. Stiliyle daima dikkat çeken, içtenliği ve müziğe olan tutkusuyla da büyük bir kitleye hitap edebilen sanatçı, 1980’ler boyunca müziğinde birlik ve beraberliğin üzerinde durdu, elektronik unsurlarına parçalarında yer verdi ve bir sonraki dönemin de pop müziğini şekillendirdi. Şarkıları İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca, Bulgarca ve Arapça'ya çevrilen ve bu dönemde TRT’deki “7’den 77’ye” programıyla yayın hayatına başlayan bol ödüllü Manço, 1991 yılında da Devlet Sanatçısı unvanını kazandı ve 1999’da aramızdan ayrılana kadar müzik çalışmalarına devam etti.
“Müziğimi doktrinler üstü, ideolojiler üstü tutmak çabasındayım. Kendi müziğimi, ‘Bu da Türk müziklerinden biridir’ diye Batılılara sevdirmeye çalışıyorum. Şayet bu bir görevse, benim görevim budur.”
80’ler: Okay Temiz
Türkiye’nin öncü caz perküsyoncusu ve davulcusu, multi-enstrümantalist ve besteci Okay Temiz, neredeyse yarım asrı kapsayan kariyeri boyunca onlarca yeni enstrümanı, janrları ve gelenekleri birbiriyle iç içe geçiren, müzikal ayrımları kıran ritmik deneylere ve dünyayı, insanları kültürle bir araya getiren ilklere imza attı.
İstanbul doğumlu Okay Temiz, 1955 yılında profesyonel olarak müziğe başladı. Ankara Klasik Müzik Devlet Konservatuarı’nda vurmalı çalgılar ve timpani üzerine okuyan, daha sonra da Tophane Sanat Enstitüsü’nde teknik eğitim alan ve kendi enstrümanlarını yaratmayı öğrenen sanatçı, big band ve caz bateristi Charlie Persip, Dizzy Gillespie ve zamanının caz radyolarını dinleyerek, duyduğu Afrikalı ve Hintli müzisyenlerden ilham alarak büyüdü ve zamanının beklentilerinin aksine, bu doğrultuda ilerlemek istedi.
“Klasik müzik okurken, caz çaldığım için beni okuldan attılar. Aykırı buldular beni. Kabullenmediler. O dönem çok katıydı konservatuvarlar. Ama zamanla değişti tabii bu. Şimdi çıkarıldığım konservatuvarın öğrencileri benim bestelerimi çalıyor.”
1960’larda dans müziği orkestralarıyla çalışmaya başlayan ve Ulvi Temel Orkestrası’yla beraber Avrupa’da çalmaya başlayan Temiz, İsveç’teyken trompetçi Maffy Falay ile tanışıp Sevda adlı grubunu kurduktan sonra istediği müziği yapmaya başladı. Türk müziği ile Batı’nın caz ritimlerini birleştiren bu başarılı grubun ardından Amerikalı usta trompetçi Don Cherry ve Afrikalı basçı Johnny Dyani ile kayıtlar yaptı, dersler verdi, 1972’de de Güney Afrikalı trompetçi Mongezi Feza’yı da aralarına alarak hafif avant-garde’a bakan Xaba adlı grubu başlattı.
1974’te kendi grubu Oriental Wind’i kuran Temiz, Batılı enstrümanlarla ud, kaval, zurna, gayda gibi Türk enstrümanlarını birlikte kullanan bu tarihi İsveç-Türk caz grubuyla dünya çapında sesini duyuran kayıtlar yayınladı. Bazı performanslarında Temiz’in annesinin de eşlik ettiği Oriental Wind’in elemanları arasında da Bobo Stensson, Palle Danielson, Lennart Aberg ve Hacı Tekbilek gibi tanınmış müzisyenler yer alıyordu.
“Caz müzisyenleri artık caz parçalarını çalmak istemiyordu. Bu da caza farklı kültürlerin girmesine neden oldu. Hint müziği, rock esintileri girmişti. Ama bizim taraflarda bir gelişme yoktu. Bunu ilk ben yaptım. Caza Türk esintilerini yerleştirdim ve çok sevildi. Bu karışım, etkileşim beni aldı adeta anne karnına götürdü. Türk motifleri trompet, saksafon, piyano ile daha serbest çalınınca renkler değişiyordu.”
1990’lı yıllara kadar İsviçre’deki faaliyetlerini sürdüren Temiz, ardından Türkiye’ye geri döndü. Her zaman Türk müzisyen ve sanatçılarla çalışmayı eksik etmeyen Okay Temiz’e 1998 yılında da Kültür Bakanlığı tarafından Devlet Sanatçısı unvanı verildi. Geleneksel makamları caza adapte etmeye devam eden, Avrupa’nın birçok kentinde konser ve seminerler veren ve kariyeri boyunca Dexter Gorden, Tony Scott, Hüsnü Şenlendirici, Burhan Öçal, Mohamed Mounir, George Russell, Clark Terry ve Chris McGregor gibi eşsiz isimlerle çalışmış olan Temiz, özgün müziğini icra etmeye, atölyeler düzenlemeye, ritmi insanlara sevdirmeye devam ediyor.
“Okay Temiz kendi ülkesinin sınırlarından daha öteye bakan müzisyenlerden... Caz, Balkan müziği ve Klezmer ile oynuyor olsa da en çok şark gecelerinin atmosferini müziğine tercüme ediyor. Perküsyonu hipnotize ediyor.”(Eelco Schilder, Folk World, 2002)
90’lar: ZeN
Murat Ertel, Merih Öztaylan, Okan Özpoyraz, Levent Akman ve Emre Önel dahil olmak üzere aktif olduğu süreler boyunca otuzun üzerinde farklı eleman barındırmış ZeN, keskin olduğu kadar da esnek bir müzik sentezinin yaratıcısı.
1988 yılında Boğaziçi’nin müzik kulübünde ilk kez bir araya gelen grup, 70’ler dönemi Anadolu rock ve psikedelik müzikle punk, caz, arabesk ve blues öğelerini beklenmedik bir solukta birleştirdi. Tamamen doğaçlama ezgiler ve unutulmaz canlı performanslarıyla da 1990’ların başında isimlerini yavaş yavaş duyurmaya başlayan grup, yarattıkları bu tanımsız melodik harmanı da ‘İstanbul Müziği’ olarak adlandırdı.
“Yavaş yavaş oldu. İlk önceleri parça yapıyorduk. Sonra uzun çalmaya başladık. Parçanın ilk hali üç dakika ise biz 15 dakika çalmaya başladık. Bu uzun çalışlar esnasında, doğaçlama durumlar ortaya çıktı. Ve parça eridi eridi... Ondan sonra hepsi doğaçlamaya döndü.”
Bu dönemde birkaç demo yayınlayıp Repertuar Köpekleri adıyla da İstanbul barlarında cover çalarak sahne aldıktan sonra ZeN, canlı kaydedilen çıkış albümleri Suda Balık'ı 1994 yılında yayınladı.
ZeN’in yarattığı bu özgün ve deneysel müzikal karışım, bu dönemde yurtdışında da kafaları çevirmeye başladı. Sonic Youth’tan Thurston Moore’un kulağına kadar gelen ZeN, 1995 yılında Moore’un plak şirketi Ecstatic Peace aracılığıyla ikinci albümleri Derya'yı Amerika’da yayınladı ve bu derlemeyle daha Türkiye dinleyicisine bile ulaşmadan, yurtdışı yayınlarında kendine yer bulmaya başladı.
“Türkiye’de neredeyse 40 yıllık yenilikçi rock geleneğini devam ettiren ZeN, psikedelik rock, serbest caz ve folk melodi ve ritimlerini 12 tane iddialı ve ayartıcı doğaçlama ortaya koyarak bir araya getiriyor.” (Neil Strauss, NYTimes, 1997)
Üretken grup yurtiçinde aynı ivmeyi yakalayamasa da sürprizlerle dolu, emsalsiz konserleriyle sadık bir kitle oluştururken, bir yandan da elemanlarından Murat Ertel, Emre Önel ve Levent Akman 1996 yılında günümüzde hala aktif olan Baba Zula grubunu kurup Tabutta Rövaşata filminin müziklerine imza attı. The New York Times, Spin ve Wire gibi yayınların yıl sonu listelerinde yer alan ZeN, 1998’de çıkan ve hem yurtiçi, hem de yurtdışında yayınlanan albümleri Tanbul ile sonunda yerli basında da ilgi görmeye başladı.
“Bize de aynı şeyleri söylediler, ‘bunlar gürültü yapıyorlar, sanat yapmıyorlar’ dediler. Ne zaman ki biz, uluslararası başarılara imza attık, saygın birtakım insanlar bizi göklere çıkardı, hepsi sustu.”
Bundan kısa bir süre sonra son albümlerini yayınlayan grup, bunun için Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin Mazhar Osman Salonu’nda, hastane yararına bir konser verdi. Doktorlar, hemşireler ve hastalar için düzenlenen bu efsanevi konserin 1999’da yayınlanan kaydı, grup için de destansı bir bitiş oldu.
“Müzik yaparken sevdiğim şeylerden biri de çalarken yaptığım hataları derhal hatırlayarak onları tekrarlamak. Zamanla bu konuda ustalaştım, hatayı yaparken ne kadar şaşırırsam şaşırayım genellikle başı ve sonuyla birlikte onu tekrarlayabiliyorum. Böylece ne kadar kötü çalarsam çalayım yeni bir şeyler öğrenebiliyorum... Müziği ileri götürenler, kendilerinden önceki kuşak ve kuşakların hata, yanlış ve kötü olarak nitelediği birtakım öğeleri müziklerine katanlardır.”
Türkiye’de doğaçlama müziğin öncü grubu olan ZeN, ardında zamanla daha da parlayan parçalar bıraktı. 2000’lerin başında da grubun dört albümü birden Ada Müzik aracılığıyla Türkiye’de yeniden yayınlandı.
2000’ler: Mercan Dede
Besteci, yapımcı, neyzen, DJ ve sanatçı Arkın Ilıcalı, en temelinde Sufi müziği, enstrümanları ve ilahi geleneğiyle çağdaş elektronik müziği birbirine örüyor. Arkın Allen, Mercan Dede ve daha nice isim altında çalışan, ülke sınırlarını aşan işbirlikleri ve farklı sanat dallarını buluşturan projeleriyle tanınan sanatçı, bestelerinde günlük hayattan yakaladığı sesleri, Sufi makamlarını ve ivedi ritimleri ağırbaşlı bir sentezde sunuyor.
İstanbul Üniversitesi’nin Basın Yayın Enstitüsü’nde okurken Kubbe Altı Cemiyeti’nde sunulan ücretsiz ney derslerine katılan Bursalı müzisyen, buradaki müzik eğitimini Nezih Uzel, Ömer Erdoğdular ve Niyazi Sayın gibi ustalardan aldı.
“Günümüzden farklı olarak o zamanlar ney bulmak da, alabilmek de çok zordu, öğreten bulup öğrenmek de. Ayrıca, üniversiteye gelmiş parasız bir öğrenciydim. Bütün bu sebeplerden dolayı ilk neyimi, Vezneciler’deki bir müzik dükkanının vitrininde bulunan bir neyin, boyunu, deliklerinin aşağı yukarı yerini kağıda çizdiğim modeline göre bir su borusundan yapmıştım.”
1990’ların sonuna doğru güzel sanatlarda lisans üstü eğitimi için Kanada’nın yolunu tutan, ney dışında da bendir, panflüt ve davula da hakimiyeti olan sanatçı, bir yandan ders verip eğitimini sürdürürken, müziğe de ağırlık vermeye başladı. Kullanmaya başladığı ‘’Mercan Dede’’ ismini ise İhsan Oktay Anar’ın Kitab-ül Hiyel başlıklı romanından aldı.
“1990 yılıydı. Toronto’da bir tekno partide DJ’lik yapıyordum. 4 bin kişi dans ediyordu. Altta giden tekno müziğin üzerine CD'de bir ney taksimi koydum. Bir anda odadaki bütün enerji değişti. Setimi bitirdikten sonra 200 kişilik bir grup geldi, “İçinde flüt olan bir şey çaldın, neydi o?” diye sordular bana. İşte o anda anladım ki insan kalbi coğrafyayla, mekanla, kültürel geçmişle sınırlı değil.”
Elektronik müzikteki alt kültürle tasavvuf arasında benzerlikler, takipçileri ve ritimleri arasında ortak bir paydaşlık sezen müzisyen, Golden Horn etiketiyle çıkan ilk albümü Sufi Dreams’i 1997’de, kurduğu Mercan Dede Ensemble grubuyla hazırladı. Bu albümden sonra müzik kariyerine doğrudan atılan sanatçı, 2000’li yıllarda sırasıyla yayınladığı Seyahatname, Nar, Su, Nefes ve 800 adlı albümleriyle yerli ve yabancı basında istikrarlı bir şekilde ses getirdi ve her kayıtla da incelikli stilini gittikçe sadeleşen, özüne inen bir doğrultuda hızla geliştirmeye başladı.
“Geçtiğimiz birkaç yılda Doğu’yla kaynaşmış dans füzyonu müziğinde inanılmaz bir çeşitlilik görmemize rağmen, Dede’nin Türk Sufi müziğine olan elektronik yaklaşımı tamamen kendine has bir ligde seyrediyor...”(Mark Hudson, Arts Telegraph, 2005)
Ayrıca Secret Tribe ve İstanbul Quartet adlı farklı topluluklar kuran Mercan Dede, Su ve Nefes albümleriyle BBC’nin dünya müziği listelerinde bir numaraya yükseldi, 2006 ve 2007 yıllarında da BBC tarafından dünya müziği kategorisinde yılın sanatçısı ödülüne aday gösterildi. Womex Festivali, Montreux Caz Festivali ve GlobalFEST gibi prestijli organizasyonlarda düzenli bir şekilde sahne alan müzisyen, Susheela Raman, Azam Ali, Hugh Marsh, Dhafer Youssef, Sheema Mukherjee, Natacha Atlas, Omar Sosa, Fazıl Say ve Jamaaladeen Tacuma gibi nice yerli ve yabancı isimle de çalıştı.
En son 2013 yılında Dünya adlı albümünü yayınladıktan sonra dünya turuna çıkan Dede, kendi müziğini de böyle özetliyor:
“Sadece geçmişte kalırsanız o zaman söyledikleriniz nostalji olarak kalır... Sadece Batı’ya ait, sadece modern ve şu ana ait bir şey yaparsanız bu sefer de köklerinizden mahrum kalırsınız. Biz bunların ikisi arasındayız.”
2010’lar: Gaye Su Akyol
Ya o uzaya gidilecek, ya o uzaya gidilecek...Türkiye alternatif müzik sahnesinden Toz ve Toz ve Seni Görmem İmkansız dahil olmak üzere birçok başarılı gruptan tanıdığımız Gaye Su Akyol, solo çalışmalarında bir arada topladığı Türk müziği, arabesk, psikedelik rock ve fantezi unsurlarını, derin, etkileyici sesi ve yerinde göz kırpan, referans veren melankolik sözleriyle tamamladığı keyif kokan melodik bir yolculuk olarak sunuyor.
Sanatçı bir aileden gelen İstanbul doğumlu Akyol, küçüklüğünden beri şarkı yazmaya ve daha orta okul yıllarındayken, arkadaşlarıyla kurduğu Olimposlular adlı grubuyla müziğe atıldı. Seyreden 2000’li yıllarda Can Tan ile Mai, yine Can Tan ve Taylan Turan’la Toz ve Toz, en son olarak da Tuğçe Şenoğul ile Seni Görmem İmkansız ikilisini kuran müzisyen, Yeditepe Üniversitesi’nde Antropoloji eğitimini tamamladıktan sonra, bir yandan da görsel sanatlar alanındaki işlerini sürdürdü. Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Erkin Koray, Selda Bağcan gibi yerli efsanelerin yanı sıra Motörhead, Kraftwerk, Pink Floyd ve Nirvana gibi gruplardan, edebiyattan ve farklı sanat akımlarından da bir o kadar etkilenmiş olan Akyol, kendi müziğini yayınlamaya başladığı zaman geçmişle geleceği birbirinin içine geçiren hayalle karışık parçalar ortaya çıktı.
“80’lerde çocukluğu, 90’lar sonunda ilk gençliği yaşamış biri olarak, bütün bunlar – albümdeki dantel baskıdan tut da, Rakınrol’a, klasik Türk müziğinin işin içinde oluşuna dek – her şey aslında bilinçaltındaki o birikenlerin yüzeye çıkması.”
Akyol’un 2014 yılında piyasaya sürülen çıkış albümü Develerle Yaşıyorum, Ali Güçlü Şimşek, Emrah Atay, Barlas Tan Özemek ve Görkem Karabudak’tan oluşan grubuyla kaydedildi ve Büyük Ev Ablukada’nın kurucusu olduğu Olmadı Kaçarız Plakçılık
tarafından yayınlandı. Yılın en çok konuşulan albümlerinden biri haline gelen, sanatçının her grubundan farklı esintiler barındıran, Türk müziğine çağdaş bir surf rock esintisi, bilim kurgu hikayelerine dünyanın burukluğunu ekleyen parçaları, ülke içinde ve yurtdışında büyük ilgi görüyor.
“Modern rock bestesiyle geleneksel Arapça-ilhamlı Türk şarkılarıyla dengeleyen albümü Develerle Yaşıyorum, yankılanan elektro gitarlarla ‘70’lerin yankıya bandırılmış vokalleri arasında salınıyor. Konseri de hünerli bir şekilde insanı yakalayıp içine çekecek yetenekle kıvrılmış bir öğlen ortası avant-garde batılı folk, rock ve havalı funk şenliğiydi.”(Lior Phillips, Consequence of Sound, 2015)
Ülkenin çeşitli köşelerinde verdiği konserlerin yanı sıra, albümünün başarısının ardından İsviçre, Hollanda ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinde, Le Guess Who?, Roskilde ve Sound Ports gibi büyük festivallerde akıllara kazınan konserler veren Akyol, yakın zamanda Fransız müzisyen ve yapımcı Débruit’nin İstanbul odaklı albümünde de yer aldı. Bu temponun içerisinde geçtiğimiz yıl yeni albümü üzerinde çalışmalara başlayan sanatçının 2016’nın sonbaharında hem Türkiye’de, hem de yurtdışında yayınlanacak olan yeni kaydı, dinleyenlerini çıkaracağı ikinci yolculuk, Hologram İmparatorluğu heyecanla bekleniyor.
Son başa döner / Sofraya müsibet, bin bela buyur eder
Dil boşa döner / Göz gözü bulur pişman olur
Yine devam eder / Şeytan uzatıyor seni
Cehennem meyhanesinden bir hesap gibi...

