Gece

Gecenin Sıra Dışı Kralı

© Cem Gültepe
Yazar: Melis Danişmend
25 yıldır televizyonun vazgeçilmezi olan Okan Bayülgen’le yeni mekanları, yeni programları, çocukluk yılları, kızı İstanbul ve WhatsApp anneler grupları üzerine konuştuk.
Okan Bayülgen ve 10 yaşındaki kızı İstanbul, Show Radyo stüdyosunun da içinde bulunduğu bir villanın bahçesinde karşılıklı sohbet ediyor. İstanbul okuldan bahsederken bir ara Fransızca dersiyle ilgili çözmesi gereken bazı konulardan bahsediyor ve baba-kız sohbete bir süre Fransızca devam ediyorlar. Yıllardır televizyonlardan izlediğim, kimi zaman seyircinin suratına şak diye telefon kapatan, kimi zaman sivri çıkışlar yapan, kimi zaman kahkahalara boğan, kimi zaman da bilgi birikimiyle karşısındakini ters köşeye yatıran ‘televizyon çocuğu’ Okan Bayülgen’in bambaşka bir yüzü bu. Hayranlık ve sevgiyle baktığı kızıyla gurur duyan ve onun üzerine titrediği her halinden belli olan bir baba. Gülüşü çokça babasına benzeyen kızıyla iletişimi, gülüşmeleri, babasının ona bir çocuk değil de yetişkinmiş gibi davranması beni gülümsetiyor.
Biraz sonra stüdyoda, mikrofonların başındayız. O soruyor, ben yanıtlıyorum. Bayülgen’in sorduğu sorular herhangi bir medyacının sorduğu sorulara benzemiyor. Çünkü en standart soruyu bile girizgahı ya da soruyu çerçeveleyen düşünce yapısıyla çok daha derin ve katmanlı hale getiriyor. Bir önceki gece tv100’de yayınlanan Uykusuzlar Kulübü’ne konuk olduğumda da aynı şeyi düşünüyorum. 25 yıldır ekranlarda olan bu karizmatik adam, meslektaşlarına pek benzemiyor.
İki yıllık bir şarj olma sürecinin ardından İstanbul ve Bodrum’da açtığı mekanları, tv100’de başladığı iki programı (Uykusuzlar Kulübü ve Muhabbet Kralı), Show Radyo’daki Kabareden Naklen yayını ve tiyatro oyunlarıyla son derece faal durumda. Röportaj için Mecidiyeköy Quasar’ın içindeki Dada Salon Kabarett’de bir araya geliyoruz. Tatlı ses tonu, muzip ifadesi ve hoşsohbetiyle anlatıyor anlatıyor.
Quotation
Şöyle düşündüm, ‘Ben lüks yerler yapayım ama halk gelsin.’ Aynı anda farklı ekonomik sınıflardan insanlar beraberce eğlenebilsin. Bu benim bir tür hayat amacım.
Okan Bayülgen
Okan Bayülgen yeni sahnesinde
"Para kazandığım her şeyden uzak kalınca ne yapabilirim diye düşündüm..."
Çok beğendim burayı. Zevkle tasarlanmış, sıcak bir mekan. Senin iki yıllık bir aran var, o arada mı gelişti bu fikir yoksa bir işletmenin parçası olma fikrini kenarda tutar mıydın?
Yok bir dükkan çalıştırayım, bir yer işleteyim, insanlara bir şey satayım fikrim genelde olmadı. Ailemde de böyle birisi yani tacir yok, dolayısıyla böyle bir mayam yok. Ama memleketin siyasi konjonktürü içerisinde iki sene televizyondan, radyodan, reklam seslendirmelerinden ve para kazandığım her şeyden uzak kalınca ne yapabilirim diye düşündüm. Kızım için Paris’e götürmüş olduğum bir kısım para vardı, herkes parayı memleketten dışarı kaçırırken ben bu durumuma rağmen parayı buraya getirdim ve yatırıma, istihdama soktum. Dolayısıyla Bodrum’da ve İstanbul’da beş farklı dükkan ortaya çıktı.
Nasıl dükkanlar oldu bunlar?
Beş dükkan da aynı markanın yani Dada Salon’un brasserie’si, barı, kabaresi, kulübü ve sanat galerisi. Bunlar aslında benim oluşturmak istediğim markanın farklı yerlere ve çevreye göre şekillenmiş halleri. Hepsinde kütüphane var, mutlaka sanatçıların bu dükkanlara özel olarak yaptığı orijinal resimler var. Şöyle düşündüm, ‘Ben lüks yerler yapayım ama halk gelsin.’ Aynı anda farklı ekonomik sınıflardan insanlar beraberce eğlenebilsin. Bu benim bir tür hayat amacım. Televizyonda da yaptığım şey budur. Farklı görüşlerden, farklı şöhretlerde insanları yıllarca bir masanın etrafında toplamak istedim. ‘Ben filancayla oturmam, onun geldiği programa gelmem’ diyenleri aramadım bile. O zaman kendi şöhretimi öne koydum, dedim ki ‘Programım benim için izleniyor, en çok ben konuşuyorum, en çok ben eğleniyorum, ister gelin ister gelmeyin.’ Çok kişi çağırıp çok kişiyle bir etki yarattık. İşletmeciliğimde de aynı şey söz konusu. ‘Bu dükkanlar falanca çevreye aittir, sadece zenginler ya da sadece orta sınıf gider’ diye bir şey yok. Sonuçta şu anda bu yapıları yaşatmaya çalışıyorum. Kolay işler değil, tek başımayım, kimsenin sermayesini kullanmıyorum.
Bunları anlatırken seninle ilgili düşündüğüm bir şey aklıma geldi. Birkaç mesleğin var fakat sanki sen bunları baştan planlamış ve seçmiş gibi değilsin de, biraz önce anlattığın o kendini ön plana koyma, her şeyin senin etrafında dönmesi misali, donanımınla bir isim ve güç yaratmışsın ve bir mıknatıs gibi her şey sana doğru çekilmiş. Tüm o meslekler, insanlar… Doğru mu?
Çok güzel söylüyorsun ama bir yandan da çocukluğumdan beri ‘artiste complet’ dediğimiz sanatçıları çok severim. Mesela Boris Vian. Bizim memlekette bilindiğinin aksine sadece bir roman yazarı değildir; önemli bir caz eleştirmenidir, şarkıcıdır, bestecidir, oyun yazarıdır. Çok sevdiğim Serge Gainsbourg böyle bir adamdır. Graham Nash aynı zamanda fotoğrafçı olarak da çok iyi. Adamlar başka bir şey yaptığı zaman kalite düşmüyor. Sadece şöhret olduğu için bazı işler ona gelmiş de o da yüzüne gözüne bulaştırmış değil. Ben de yüzüme gözüme bulaştırmamaya çalıştım.
Okan Bayülgen, Melis Danişmend röportajı
Bayülgen televizyonculuğun yanına işletmeciliği de ekledi
Senin sürekli güldürme gayen olmasa da sokaktaki insan seni gördüğünde kahkaha attırmanı bekliyor mu?
Eskiden de söylemişimdir, en komik olmak yerine rıhtımda rüzgarın saçlarını ve kaşkolunu uçuşturduğu o gizemli çocuk olmayı her zaman daha seksi bulmuşumdur (gülüyor). Komedi dünyasında -hele şimdi gençlerin de gelmesiyle beraber- nefis adamlar var. Benim çağdaşım adamlar var, benden öncekiler var. Ben sinirlenince herkes gülüyor genelde. Çalıştığım mekanda da öyle.
Evet tonlaman ve bağırış şeklin insanı gülmeye teşvik ediyor.
Evet küfrettiğim zaman da gülüyorlar.
Çünkü çizgi film karakteri gibi oluyor o bağırış.
(Gülüyor) Mesela çocukluğum Bodrum’da geçtiği için Zeki Müren’i hatırlıyorum. Halkla çok yakın durmak isteyen, bütün o ‘Beraber fotoğraf çektirelim, Zeki Bey size bir şey soracağım’lara falan dayanan, kendini halka adamış bir insandı. Oturduğumuz yerler çok yakındı, çocukluğum boyunca Zeki Müren’i izledim. Halkımızın çok iyi bildiği o zarafeti, nezaketi, seyircisini pohpohlayan, seyircisine saygılı tavrının yanında günlük oturumlarda inanılmaz tatlı küfrederdi. Ve çok açık saçık küfrederdi. Herkes de bayılırdı, gülerdi. Bir Allah’ın kulu da, ‘Sen sahnede şöylesin, bunlar nasıl ağzından çıkıyor?’ dememiştir. Çok hoş eğlenceli bulmuşlardır onu.
Quotation
Önce siyasete bulaşmış küçük çocuk oldum, arkadan kötü alışkanlıklara bulaşmış küçük çocuk, sonra da aşka bulaşmış küçük çocuk oldum.
Okan Bayülgen
Galatasaray Lisesi’nden ayrılıp Bodrum Lisesi’ne devam etmişsin. O kadar köklü bir eğitim kurumundan çıkıp annenin yaşadığı Bodrum’a gitmenin sebebi neydi?
Önce siyasete bulaşmış küçük çocuk oldum, arkadan kötü alışkanlıklara bulaşmış küçük çocuk, sonra da aşka bulaşmış küçük çocuk oldum. Bir sene iftihara geçiyordum, bir sene sınıfta kalıyordum. Bunların hepsi bir araya gelince de anneciğim, ’Yahu senin Galatasaray’ı değil, liseyi bitirmen tehlikeye girdi’ diyerekten beni aldı Bodrum’a götürdü. Galatasaray’ı bitirmemiş olmama rağmen arkadaşlarım onlarla beraber bitirdiğimi sanıyorlar. Bizim pilavlarda, pilavlardan sonra pasajlarda içmelerde falan bana 12. sınıfta neler yaptığımızı anlatıyorlar, ‘Ben yoktum’ deyince, ‘Hadi canım!’ diyorlar. Etkili bir elemandım çünkü.
O zamanlar güldürür müydün insanları?
Güldürürdüm evet.
Neyle? Gözlemlerinle mi nokta atışı yorumlarınla mı?
Çıkıp komiklik yapmazdım özellikle. Genelde hocalarla girdiğim tartışmalara gülerlerdi. Şimdi onları anlatıyorlar bana.
Lakabın var mıydı?
Yoktu. Lakabı takılamamış ama çok lakap takmış adamım. Sonrasında zaten Fransa’ya gittim ekonomi okumaya. Orada, ‘Ya ben fotoğrafçı olmak istiyordum’ diye düşünerek buraya döndüm. Sonra tiyatro falan filan…
Okan Bayülgen işletmeci oldu
Okan Bayülgen 25 yıldır hayatımızda
Programına katılan insanlar genellikle seni dinler konumda ve sen bir şey söyleyeceksin de bozum olacaklar diye tedirginler. Farkında mısın o hissin?
Evet ama bunu eskiden yapıyordum. Hatta şikayet ediyorlar şimdi, ‘Yahu eskiden gelene çakıyordun, gidene çakıyordun.’ Bunu yapmamamın bir nedeni var. tv100’de ben bir masaya oturup öbürlerini de bir koltuğa oturtunca baş başa interview görüntüsü ortaya çıktı. Ve ben bu baş başalıktan yararlanmak istiyorum. Neden? Yine televizyonculuk adına. Çünkü insanların gidebileceği, kendilerini ifade edecekleri, ürünlerini gösterebilecekleri talk show kalmadı. David Letterman bir konuşmasında Johnny Carson için diyor ki, ‘Bütün gün çalışıp evine ve çocuklarına bir şeyler götürmüş yorgun bir adamın 30 sene boyunca her akşam biraz olsun gülümsemesine neden oldu.’ Bu çok önemli. Madem bütün formatları üç aşağı beş yukarı Amerikalılardan kopyalıyoruz ya da satın alıyoruz, şunu aslında haftada beş gün yapmak lazımdı. Ben bunu bazı yerlerde başardım. tv8 satılmadan önce bir yerden bir yere getirdim kanalı bu sayede. Bir ulusal kanalın sabah programcısından, kadın programcısından, anchorman’inden ve talk show’cusundan başka hiçbir zenginliği yoktur. Bu dört kişi bir kanalın ulusal kanal olduğununu ispatı ve geleceğinin garantisidir. Aslında en az bütçe ayrılan kişiler bunlardır amma velakin o kanalın ülkemizde -artık hiçbir televizyon böyle para etmiyor ama- 400 ya da 500 milyon dolar etmesinin nedeni bu dört-beş kişidir.
25 yıldır gece program yapıyorsun. Nasıl bir tempo bu? Yani yıllarca hafta sonu bir şey yapma imkanın olmadı değil mi?
Olmadı hayır.
Quotation
Ben hiç sabah erken kalkacağım diye erken yattığımı hatırlamıyorum. Çocukluğumdan beri. Sabah erken kalkacaksam bu sabahın sorunu, ben o sırada geceyi yaşıyorum.
Okan Bayülgen
Konsere gidemedin, gece çıkamadın…
Gidemedim ama zaten sevmem herkesle beraber eğlenmeyi. Cuma-cumartesi tayfasına takılmama gerek yoktu. Bendeki etkisi şu oldu. Mesela çok tatlı bir diyetisyen kız var, bana kilo verdiriyor. Ve benim yaptığım her şeyi bana çok zararlı buluyor. Uykusuzluğu, içki içmeyi, spor yapmamamı… Kıza bir gün sordum, ‘Sen şimdi eve döneceksin, saat de 21:00, ne yapacaksın?’ ‘22:00’de uyuyacağım’ dedi. Dedim, ‘Affedersin ama sen sağlıklı yaşasan ne olur! Bu bana ölmek gibi görünüyor.’ (gülüyor) Ben hiç sabah erken kalkacağım diye erken yattığımı hatırlamıyorum. Çocukluğumdan beri. Sabah erken kalkacaksam bu sabahın sorunu, ben o sırada geceyi yaşıyorum.
Ama yapın da müsait herhalde. Yerlere yapışmıyorsun uykusuzluktan?
Hayır ama bitkin oluyorum tabii. Belki de zaten aslında yatakta başarılı olmak yeter. Nerede zinde olacağımıza karar vermek lazım. Toplumda, halk arasında o kadar başarıya gerek yok.
Hiperaktif miydin küçükken?
Yok. Hiperaktiviteyi nasıl kullandığımıza bağlı. Evet düşünürdüm, evet satranç oynamayı severdim.
Ama sıkıcı entelektüel çocuk da değildin?
Hayır, kesinlikle değildim. Yataktan kalkarken ne giyeceğimi, kaç dakikam olduğunu, nasıl bir yere yetiştiğimi planlamış olarak kalkıyorum. Topu gelişine vurmuyorum hayatımda. Ama bir taraftan bakarsan da ne emeklilik planı yapıyorum ne uzun vadeli planlar. ‘Şuradan bir apartman dairesi, değerlenecek arsa alalım’ yok. Birisi bana arsa almaktan söz ettiği zaman çok saçma geliyor. Nasıl ya? Bir boşluk alıp oraya hiçbir şey yapmadan yıllarca bekleyecek miyiz? Bu insanlığa aykırı bir durum. Ben zengin bir adam gibi yaşamıyorum, zengin de değilim zaten. Yıllardır hiçbir şey satın almadan yaşıyorum ve iyiyim. Demek ki, ruhumun böyle bir şeye ihtiyacı yokmuş, böyle bir alışveriş pornografisi içerisinde tatmin olan biri değilim. Gelecekle ilgili hiçbir siyasi ya da ekonomik öngörüyle davranmam. Hiçbir şekilde bugün çok moda olduğu gibi, çoluk çocuk bu memleketten kaçmak, göçmek gibi bir ‘b planım’ yoktur. Burada doğduk burada öleceğiz. Bu da bizim bence güzel kaderimiz. Ben bu kaderi güzel buluyorum.
Kızınla tanışma şansım oldu. Etrafını algılayış biçimi, zekası, kibarlığıyla dünya tatlısı bir kız. Birlikte en çok ne yapmaktan hoşlanıyorsunuz?
Boş oturmaktan. Hayatımıza musallat olan pedagoglar var, onlardan hiç haz etmedim. Çocukla ilgili bana ilk kez, ‘Beraber kaliteli vakit geçirmek’ dendiğinde de küfrettim. Ben onun babasıyım, o da annesi. Biz çocuğumuzla kaliteli vakit geçirmeyiz, neysek oyuz, vakit geçiririz. Anne-baba-çocuk genetikleri neyse, sosyal durumları, eğitimleri neyse ona göre vakit geçirirler. Çocuğu şirketteki astın üstün gibi kabul edip de onunla bir şey yapamazsın. Çocuğa karşı saygıyı da şöyle görüyorum, doğduğundan beri ona saygılı bir tavır içinde oldum. Bir kere bile sesimi yükseltmedim, azarlama, dalga geçme, kızma, neyse bu kelimeler, hiçbirisini yapmadım. Yapmayarak da hep kazançlı çıktım.
Yapmamak mümkün oluyor mu?
Oluyor. Tabii ki bir kız çocuğu ve annesi ilişkisi gibi değil benimki, ben bir babayım. Benim davranışlarımı sadece aklım yönetiyor. Doğduğundan itibaren, bana benzeyen, benden türemiş ama fiziksel, biyolojik, sosyal kaderi benden farklı olacak bir birey olarak onun için ne yapmam gerekiyorsa onu yaptım. Nedir bunlar? Anlamak, anladıktan sonra doğru önerilerde bulunmak, korumak, ne olursa olsun korumak. Her şeye rağmen, ömür boyu. Ve benimle ilgili bir problem yaşamamasını sağlamak. Yani, ‘Babam şöyle olduğu için böyle oldum’ dememesi. Benim artık çocuğuma karşı ödevlerim var. Kızım da -Allah herkesin çocuğuna sağlık sıhhat versin- gurur duyduğum bir kız oldu. Bir zarafeti var, o hiç geçmiyor. Yalnızlığına kaçmak konusunda biraz bana benziyor. Mesela telefonla konuşuyoruz, ‘Babacığım seni birazdan arayayım mı, şu anda meşgulüm’ diyor. Ve bunu kaç senedir söylüyor, ben de, ‘Hadi len!’ demiyorum. Meşgul olduğu anda oyun oynuyor olabilir, ders çalışıyor olabilir, düşünüyor olabilir. Çünkü düşünme için vakitleri var onun. ‘Biraz düşünmek istiyorum, yalnız kalabilir miyim?’ diyor. Bu benim çocukluğuma da benziyor. Ben de anneme böyle derdim.
Müzikle çok ilgilisin, onun üzerine konuşuyor musunuz?
Çok konuşuyoruz. Piyano dersleri alıyordu, şimdi gitar dersleri alıyor. Edebiyat da resim de konuşuyoruz.
Okan Bayülgen
"Bana gençlerden çok benimle beraber yaş alanların ihtiyacı var"
Çok şanslısın ki saçların süper bir şekilde yerinde duruyor.
Boyuyorum saçlarımı.
Olsun hala gür ve sağlıklı.
Kel de olabilirdim. Kel adamları da yakışlıklı buluyorum. Yakışıklı bulmadıklarım, kafasına peruk yapıştıran ya da ektiren tipler. O şekilde kadınlara nasıl cazip görünülebileceğini anlamıyorum. Niye erkekler bunu yapıyorlar? Her türlü estetik cerrahi ya da dolgu… Böyle kadınlara da çok sinirleniyorum. Zayıflayan sıskacık kadınların bütün seksapellerini yitirdiklerine inanıyorum. Ben şimdi okul anneleriyle de görüşüyorum, kadınlar çocukları yapıyorlar sonra bunların dönemleri geliyor. Çocuklar yedi-sekiz yaşına gelince kadınlar başlıyorlar estetiğe. Önce kilo ver, sonra estetik. Diyorum, ‘Eski halin daha güzeldi, ne oldun şimdi?’
Okul annelerini nerede görüyorsun? Veli toplantılarında mı?
Okulda, her yerde görüyorum. Ayrıca ben üç tane mi dört tane mi ne WhatsApp anneler grubundayım.
Şaka yapıyorsun?!
Hayır. Hatta grupta olduğumu da unuttu anneler. Tek erkeğim orada.
Gözümde canlandıramıyorum. Oradan dıt dıt mesajlar mı geliyor sürekli?
Dıt dıt mesajlar geliyor ben yazmıyorum.
Sessize mi aldın?
Yoo çünkü çocuğumla ilgili, okulda olan şeylerle ilgili ilk istihbarat. Çok önemli bu. İyi ki var o mekanizma.
Quotation
Zirvede kalmak ya da zirvenin sağında, solunda kalmak gibi bir şeyim yok. Zirve ne ki zaten? Bizim memlekette zirvedekilere bakarsan ben çok daha yukarıdayım.
Okan Bayülgen
Saçtan şu mevzuya bağlayacaktım. Yıllardır gençlerin döndürdüğü, hakim olduğu bir endüstrinin içindesin. Senin ruhun, zihnin genç olabilir o ayrı mevzu ama gençlerle iletişimde olmak da insanın genç kalmasına sebep oluyor mu?
Yo yo ben gençlerle iletişime bağlamıyorum bunu hatta genç kalmak da istemiyorum çünkü aslında bana gençlerden çok benimle beraber yaş alanların ihtiyacı var. Beraber büyümek böyle bir şey. Ben televizyondaydım, siz evdeydiniz, bir diyaloğumuz vardı. Ben güvenilir bir arkadaş gibi, ‘Nasılsın, ilişkilerin nasıl gidiyor, kıçındaki hemoroid acıtıyor mu, kaç tane stent takıldı, prostatın nasıl, işler nasıl gitti, hayal kırıklıkların nasıl…’ bunları da konuşmak istiyorum. Tarkan gibi hala 14 yaşındaki kızları hedefleyerek muck muck diye şarkı söyleyemem ki yani! Zirvede kalmak ya da zirvenin sağında, solunda kalmak gibi bir şeyim yok. Zirve ne ki zaten? Bizim memlekette zirvedekilere bakarsan ben çok daha yukarıdayım (gülüyor). John Lennon vurulmadan hemen önce Double Fantasy albümünü çıkarırken, ’75 senesinden beri albüm yapmamış, son beş senedir de insanlarla bir araya gelmemiş bir tip olarak bu inziva döneminden sonra şöyle bir şeyler söyledi hayranlarına: ‘Nasılsınız, ilişkileriniz nasıl gidiyor, her şey yolunda mı? 70’ler ne kadar kötü geçti değil mi? Hadi gelin 80’leri hep birlikte daha iyi yapalım.’ 80’in başında da vuruldu. Yani şimdi bu ne güzel bir kafadır yahu! Sen The Beatles’ın en mühim adamı, dünyayı değiştiren bir kanaat önderi, büyük bir müzisyen, bir dahi olacaksın ve tekrar albüm çıkarırken böyle bir takım halkla ilişkiler, promosyon, ‘Geri dönüyor!’ zırvalıkları yerine sadece bu mesajla insanlara sesleneceksin. Bu kadar basit ama bu kadar hızla kalbe dokunan bir laf edeceksin. Bu nefis ya, nefis. Bu kadar büyük bir ‘comeback’i bu kadar basit açıklayacaksın. Ben de yapmadım işte. Herkes, ‘Seni şöyle özledik böyle özledik’ diyordu, hiç öyle, ‘Efsane geri dönüyor!’, ‘Ağzınıza s..maya geliyorum!’, ‘Pırıl pırıl parlayacağım!’ yapmadım (gülüyor).
Peki bunu hissettiğin dönemler oldu mu? Yani, ‘Buradayım!’ dediğin, herhangi bir yerde egonu daha çok hissettiğin oldu mu?
Yatakta. Orada her türlü gösteri mübah. İşte buradayım ve hazırım. İşte müthiş ‘comeback’! (Gülüyor)
İş sırasında seni en çok sinirlendiren şey ne oluyor?
Akışı bozan her şey. Ve tabii ki aptallık, beceriksizlik, sakarlık. Deli olduğum üç şey.
İkinci bir şans verir misin insanlara?
Tabii ki her zaman. Kimsenin kalbini kırmıyorum. Deliye döndürdüğüm teknik adamlar vardır. Biraz önce bir şeylere küfrederken beş dakika sonra yanaklarından öptüğüm, ‘Canım benim’ filan diye. Biraz şizofrenik geliyor onlara. Ama bir yayını baştan sona götürmek zorundayım. Ya da fotoğraf çekimini. Sahnede dans eden ya da şarkı söyleyen ve bunun dışında dünyadan haberi olmayan bir tip değilim ben. Bu işlerin hem prodüktörü hem organizatörüyüm.
İşin sırasında seni en mutlu eden şey ne oluyor?
İşin bitmesi.
Gerçekten mi? Geçen gün radyo programına konuk olduğumda, ‘İşlerini seviyor musun?’ diye sormuştum da, ‘Hiçbir şeyi sevmiyorum’ demiştin.
Ben sevmiyorum işlerimi, niye seveyim ki? (gülüyor)
Haz vermiyor mu? Yeteneklerinle çok güzel bir biçimde bu çarkı çevirecek hale gelmişsin.
Hayır ben mecburum bunları yapmaya. Yoksa sırt üstü yatmak ve kitap okumak istiyorum.
Hep mi böyleydi?
Hep böyleydi. Bir şey için çalışılması gerektiğine inanmıyorum ben. Keşke avcı-toplayıcı kavimlerde kalsaydık ve bütün bu gerizekalılığı insan evladı kendisine yapmasaydı. Mutlu muyuz? Hayır. Geçenlerde Muhabbet Kralı’nda da konuştuk, insanlık tarihinde en mutlu ve yüksek dönem avcı-toplayıcı olduğumuz dönem.
Hayatın ve kariyerin boyunca kim bilir ne inişler çıkışlar yaşamışsındır. Şimdi çok şeyi kabullenmiş gibi görünüyorsun. Daha rahat, sakin, bazı şeyleri bırakmışsın gibi.
Yok şekerim eskiden de böyleydim. Yani eğer röportajlarla birbirimizi tanıyacak olursak eski röportajlarda daha dikenli bir çocuktum.
Kendinle barışık olup olmadığını bilmiyorum ama küs de değilsin gibi.
Kendimle barışık da değilim.
Quotation
Kendimizle barıştığımızda ölümümüze çok az kalmıştır. Hiçbir şeyle barışık değilim, olmam da gerekmiyor. Ve kimsenin olması da gerekmiyor.
Okan Bayülgen
Açıkçası öyle tahmin etsem de, ‘Barışık değilsin’ demek bana düşmez dedim. Yani aslında demek istediğim, kendinle barışık değilsin ama küs de değilsin.
Küs de değilim. Ama huzur mezarda (gülüyor). Kendimizle barıştığımızda ölümümüze çok az kalmıştır. Hiçbir şeyle barışık değilim, olmam da gerekmiyor. Ve kimsenin olması da gerekmiyor. Onun için söylüyorum, tekamül ve tevekkül lafları çok tehlikeli laflar. İnançlarla ilgili değilse bu lafları ne kendimize yakıştıralım ne başkalarına. İnsan çatışmayı bıraktığı anda aptallaşır. Her anlamdaki çatışma. Kendisiyle, ailesiyle, toplumla, işle, her şeyle… Çatışma bittiği anda çelişkiler var olmaya devam eder ama depresyon her yere hakim olur. Ilık ve tatlı bir depresyonun içerisinde yüzerken tekamül ettim ya da tevekkül ettim dersin. O kendini kandırmacadan başka bir şey değildir. Onun için sabah erkenden kalkıp güneş doğarken yoga yapanlara diyorum ki, geberin daha iyi! Bir insan nasıl yataktan kalkıp yoga yapmaya başlar? Biraz önce gevşektin zaten. Geber, huzur mezarda! Bak kasların, etlerin lime lime yumuşacık olacak, hatta kemikten bile ayrılıyor. O kadar tatlı olacaksın.