Sinema tarihinin en iyi filmlerini tek bir listeye sığdırmak elbette çok zor. Ama biz yine de denedik ve Blade Runner'dan Eternal Sunshine of the Spotless Mind'a aklımıza kazınan filmleri hatırladık.
Blade Runner (Bıçak Sırtı, 1982)
Sinema tarihinin en iyi distopya filmi olarak bilinen Blade Runner, karanlık bir gelecekte insan ile insan kopyalarının birbirinden ayrılamadığı bir dünyada geçiyordu. 2017’de devam filmini de izlediğimiz Blade Runner hala yepyeni bir başyapıt.
Dog Day Afternoon (Köpeklerin Günü, 1975)
Başarısız bir soygun girişiminin ardından yaşanan trajikomik olayları anlatan film '70’li yıllara damgasını vuran şaheserlerden biri. Bunda elbette başroldeki Al Pacino’nun muazzam performansının da etkisi büyük.
Leon (Sevginin Gücü, 1994)
Natalie Portman’ın 13 yaşında kamera karşısına geçtiği, Jean Reno’nun oyunculuğuyla büyülediği Leon da unutulmaz filmler arasında. Acımasız bir kiralık katil olan Leon, 12 yaşındaki Mathilda’yla tanışır ve kendisinin bile tanıyamayacağı bir insana dönüşür.
Apocalypse Now (Kıyamet, 1979)
Akli dengesini yitirdiği düşünülen ve ormanın derinliklerinde kendi krallığını kuran bir Albay (Marlon Brando) ve ordu tarafından onu öldürmekle görevlendirilen bir Yüzbaşı (Martin Sheen)... Sonuç ise destansı bir başyapıt.
Jurrasic Park
Üzerine ne teknolojiler, ne efektler geldi ama o ilk filmin tadına yaklaşan hala olmadı… Macera, gerilim ve bilimkurgu türlerini bir arada barındıran Jurassic Park, üzerinden yıllar geçse de halen "Olsa da izlesek" dedirtmeyi başarıyor.
Stolen Kisses (Çalıntı Öpücükler, 1968)
François Truffaut’nun Doinel filmlerinin ikincisi. Antoine (Jean-Pierre Leaud)’ın ordudan ayrılıp yeniden Paris’e dönmesi, Christine ile tekrar buluşması ve büyümeye çalışması tüm ayrıntıları ile karşımıza gelmişti. Eskimeyen bir klasik.
In a Lonely Place (1950)
Nicholas Ray’in yönettiği, Humphrey Bogart’ın başrolde olduğu bu benzersiz film, döneminin ötesinde bir yapıya sahipti. Kara Film türünün zirve örneklerinden olan In a Lonely Place, haksız yere cinayetle suçlanan senaryo yazarı Dix'in (Bogart) hikayesini anlatıyordu.
Casablanca (1942)
Klasik kelimesinin sözlükteki karşılığı olan filmin başrolünde Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ı izlemiştik. Casablanca’da geçen kırık bir aşk hikayesini anlatan film bugün bile milyonlarca hayrana sahip.
His Girl Friday (Cuma Kızı, 1940)
Aynı zamanda sinema tarihinin en komik filmlerinden biri olan ve düşmeyen temposuyla bugün bile izleyiciyi nefessiz bırakabilen His Girl Friday, Cary Grant’in olağanüstü performanslarından birine de ev sahipliği yapıyor.
Modern Times (Modern Zamanlar, 1946)
Chaplin’in sevimli Şarlo’dan ciddi bir politik figüre dönüşmesinin ilk adımı olan bu film usta oyuncunun en iyi filmi olarak da biliniyor. Endüstriye, devlete ve elbette sanayileşmeye epey eleştiri getiren film bugün bile güncelliğini koruyor.
In the Mood For Love (Aşk Zamanı, 2000)
Sadece 2000’li yılların değil, sinema tarihinin en iyi aşk filmlerinden biri. Hong Kong’lu yönetmen Wong Kar Wai’nin bu zarafet taşan filmi, ikisi de evli olan bir kadın ile erkeğin imkansız aşkını müthiş bir görsellik ve şahane müzikler eşliğinde anlatıyordu.
E.T. (1982)
Uzaylılara bakış açımızı değiştiren filmdi E.T. İlk kez kötü değil dost bir uzaylı ile karşılaşmış ve bu ufaklığı çok sevmiştik. Steven Spielberg’in bu bilimkurgu klasiği en azından birkaç kez izlenmeyi hak ediyor.
Badlands (1973)
Terrence Malick’in bu debut filminde anlamsız yere cinayet işleyen bir çiftin kırdaki nihilist yolculuğunu izlemiştik. Sinema tarihini değiştiren filmlerden biri olan Badlands henüz izlemediyseniz sizi pişman edebilecek bir estetiğe sahip. Başrollerde ise Martin Sheen ile Sissy Spacek var.
Le Samouraï (1967)
Kara Film türünün zirvelerinden olan Le Samourai usta yönetmen Jean Pierre Melville’in imzasını taşıyordu. Bir kiralık katilin (Alain Delon) sıra dışı hikayesini anlatan Le Samoruai, Delon’un performansıyla da unutulmazlar arasında.
2001 Space Odyssey (2001 Uzay Macerası, 1968)
Stanley Kubrick’in hipnotize edici filmi 2001: Space Odyssey hala sinema tarihinin en iyi bilimkurgu filmi olarak kabul ediliyor. Havaya fırlatılan bir sopa ile başlayıp uzayın sonsuzluğunda son bulan film her sinemaseverin tatması gereken büyüleyici bir deneyim.
Paris, Texas (1984)
Filmin adını duyunca izleyen hemen herkes "ah" diyordur muhtemelen. Travis (Harry Dean Stanton) ile Jane'in (Nastassja Kinski) bu kırık dökük hikayesi sinema tarihinin en iyi aşk ve yol filmlerinden birinin ortaya çıkmasını sağlamıştı.
Barton Fink (1991)
Coen kardeşlerin yüz aklarından biri olan Barton Fink aynı zamanda "yaratım sıkıntısı" dediğimiz şeyin beyazperdedeki en iyi örneklerinden biriydi. Bir tiyatro yazarının Hollywood’un korkunç düzeninde yavaş yavaş dengesini kaybetmesini anlatan film John Turturro hayranlığınızın da ilk adımı olabilir.
Annie Hall (1977)
Woody Allen’ın başarılı bir komedyenden usta bir yönetmene geçişini de simgeleyen Annie Hall geçtiğimiz yıl 40. yaşını kutlayan özel bir klasik. Alvy ve Annie arasındaki med cezir duygusal ilişkiyi ele alan film her denk gelindiğinde ekran başına kilitleme özelliğine sahip.
Kramer vs. Kramer (Kramer Kramer’e Karşı, 1979)
French Toast nedir herhalde hepimiz bu film sayesinde öğrenmiştik. Dağılmış bir aile, oğluyla başbaşa kalan ve hem işini hem de evi idare etmeye çalışan bir baba ve ilgisiz eski eşi… Bu üçgenden sapasağlam bir film çıkaran Kramer vs. Kramer, Dustin Hoffmann ve Meryl Streep’in performanslarıyla taçlanmıştı.
8½ (1963)
Büyük İtalyan yönetmen Federico Fellini’nin en kişisel filmi olan 8½, yönetmenin otobiyografisinden, ilişkilerinden ve hatta rüyalarından oluşan "yaratıcılık" temalı başyapıttı. Müzikleri de en az filmin kendisi kadar ünlüdür.
Mullholland Drive (Mulholland Çıkmazı, 2001)
David Lynch’in 2000’li yıllara merhaba dediği Mullholland Drive üzerinden geçen 16 yıla rağmen halen oldukça ilgi çekmeye devam ediyor. Hollywood’un karanlık yüzüne odaklanan film Lynch’in takıntılı olduğu tüm ögeleri de muazzam bir şekilde harmanlıyordu.
La Notte (Gece, 1961)
Michalengelo Antonioni’nin üçlemesinin ikinci halkası olan film yönetmenin sinemasının tüm nüvelerini içinde barındırıyor. Ayrılma aşamasındaki bir çiftin hikayesini görülmemiş bir biçim ve estetikle anlatan film 57 yaşında olmasına rağmen hala oldukça yenilikçi.
Ghost In the Shell (1995)
Sinema tarihinin en ünlü animelerinden Ghost in The Shell de bu listede olmayı kesinlikle hak ediyor. 2029 yılında, sanal dünyada geçen ve tekno dünyanın kabusunu anlatan anime bugün bile yaratıcılığını ve güncelliğini koruyor.
Berlin Alexanderplatz (1980)
Rainer Werner Fassbinder’in 13 bölüm + 1 epizottan oluşan bu benzersiz işi sinema tarihinin en destansı örneklerinden biri. Franz Biberkopf’un hapisten çıkmasıyla başlayan film son bölümde Fassbinder’in rüyalarına kadar uzanıyordu.
Angel Heart (Şeytan Çıkmazı, 1987)
Alan Parker’ın elinden çıkan bu gizemli gerilim Harry Angel (Mickey Rourke) adlı bir özel dedektifin peşine düştüğü birini bulmaya çalışması ve bu esnada karşılaştığı doğaüstü olayları önümüze getirmişti. Metafizik tarafı ağır basan film bugün bile şok edici bir deneyim yaşatmaya muktedir.
The Royal Tenenbaums (Tenenbaum Ailesi, 2001)
Günümüzün en popüler yönetmenlerinden Wes Anderson’ın geniş kitlelere merhaba dediği ilk film olan The Royal Tenenbaums, Salinger kitaplarından tanıdık bir aileyi gözümüzün önüne getirmişti. Renkleriyle de akıllara kazınan film hala Anderson’ın en iyilerinden.
Before Sunrise (Gün Doğmadan, 1995)
Ardından iki devam filmi de çekilen ve gördüğümüz en sıra dışı üçlemenin ilk halkası olan Before Sunrise’ta Jesse ile Celine’in ilk tanışmasına ve Viyana’da bir gün geçirmelerine şahit olmuştuk. Bugün artık bir klasik olan ikiliyi Ethan Hawke ve Julie Delpy canlandırmıştı.
M (1931)
Sinema tarihin ilk seri katil filmi olan M, dışavurumcu Alman sinemasının da başyapıtlarından biriydi. Fritz Lang’in yönettiği film 87 yaşında olmasına rağmen bugün bile izleyicisini hikayesine inandırıp korkutmayı başarıyor.
Rear Window (Arka Pencere, 1954)
Alfred Hitchcock’un en ünlü filmlerinden olan Arka Pencere'de biz kaza sonucu bacağını kıran Jeff'in (James Stewart) evinde geçirdiği günlerde karşısındaki apartmandaki evleri izleyerek vakit öldürmesini izlemiştik. Ve bir gün Jeff, izlediği evlerden birinde yaşayan yaşlı çiftin hayatında tuhaf şeyler olduğunu fark edip olayın peşine düşer...
Notorious (Aşktan da Üstün, 1946)
Hitchcock’un Freudyen esintiler taşıyan bu belki de en iyi filminde Cary Grant ve Ingrad Bergman’ı hastalıklı bir aşkın ikilisi olarak izlemiştik.
Blow Up (Cinayeti Gördüm, 1966)
Michelangelo Antonioni’nin başyapıtlarından olan Blow Up farkında olmadan bir cinayeti fotoğraflayan Thomas’ın içine düştüğü tuhaf durumu anlatıyordu. Gerçekliğin ne olduğu, nerede başlayıp nerede bittiğine dair bir zihin egzersizi olan film sıra dışı bir gerilim olarak dikkat çekiyor.
Romeo + Juliet (1996)
Baz Luhrmann’ın elinde günümüzde geçen postmodern bir aşk hikayesine dönüşen Shakespeare’in meşhur eseri, sinema dünyasına Leonardo DiCaprio’yu da hediye etmişti.
After Hours (Geç Saatler, 1985)
Martin Scorsese’nin diğer filmlerine nazaran biraz daha kıyıda köşede kalan filmi After Hours "şehir filmi" dediğimiz türün en iyi örneklerinden biri. Bir randevu ile başlayıp durmaksızın absürd ve komik olayların yaşadığı bir New York gecesine davet etmişti film bizi.
Fargo (1996)
Başrolünde bir kadın polisin (Frances McDormand) olduğu az sayıdaki kara filmlerden biri olan Fargo’da borcu yüzünden karısını fidyecilere kaçırtmaya çalışan bir adamın trajikomik hikayesini izlemiştik. Coen’lerin elinden çıkan film hala türünün en iyi örneklerinden biri.
Blue Velvet (Mavi Kadife, 1986)
Bir bahçede bulunan kesik bir kulaktan başlayıp yeraltı dünyasının derinliklerine kadar uzanan bu tuhaf film sıradan bir Amerikan kasabasının perde arkasındaki sürreal dünyaya davet ediyordu izleyiciyi. David Lynch’in elinden çıkan film şarkısıyla da ünlü.
Midnight Cowboy (Geceyarısı Kovboyu, 1969)
John Schlesinger’ın yönettiği Midnight Cowboy, farklı dünyalardan gelen iki tuhaf insanın sıra dışı dostluğunu anlatıyor. Farklı umutlarla New York’a gelen ikilinin trajik hikayesinin başrollerinde Jon Voight ve Dustin Hoffman’ı izlemiştik.
Donnie Darko (2001)
Richard Kelly’nin bu düşük bütçeli bilimkurgu filmi 2000’li yılların en iyileri arasında yer alıyor. '80’li yılların sonunda geçen filmde, uyku sorunları yaşayan Donnie’nin bir tavşan ile tanışıp, dünyayı kurtarmaya doğru ilerleyen hikayesini izlemiştik. Başroldeki Jake Gyllenhaal’un da ilk çıkış filmiydi Donnie Darko.
Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan, 2004)
Bir modern klasik ile listemizi sürdürelim. Birbirlerini hafızalarından sildiren Joel (Jim Carrey) ve Clementine (Kate Winslet) tüm bu olanlardan habersiz tekrar bir araya gelir ve ikinci bir aşka yelken açarlar. Fakat daha sonra gerçekler ortaya çıkar ve çiftimiz bu ilişkiyi sürdürüp sürdürmeme konusunda kararsız kalır.
The Apartment (Garsoniyer, 1960)
Billy Wilder’ın bu klasik filminde Jack Lemmon’ı başrolde izlemiştik. Yumuşak başlı bir adam olan Baxter, işinde yükselmek için evinin patronlarının kullandığı bir garsoniyere çevrilmesini kabul etmiştir. Bir gün bu eve platonik aşkı Fran gelir ve Baxter büyük bir çıkmazda kalır.
Vivre Sa Vie (Hayatını Yaşamak, 1962)
Jean Luc Godard’ın ilk dönem filmlerinden olan Vivre Sa Vie’de başroldeki Anna Karina’nın muhteşem performansı en akılda kalan şeydi. Nana’nın zor bir hayatta ayakta kalma mücadelesini anlatan film sinema tarihinin en kalp kırıcı sonlarından birine doğru ilerliyordu.
Vertigo (1958)
Hitchcock’un en tartışmalı filmlerinden Vertigo'da yükseklik korkusu olan özel dedektif Scottie (James Stewart) peşine düştüğü bir kadının izinde yavaş yavaş yüzleşmek istemediği geçmişiyle de karşılaşır ve kendini içinden çıkamadığı olayların içinde bulur.
Back to the Future (Geleceğe Dönüş Üçlemesi, 1985, 1989, 1990)
'90’larda çocuk olanları bilimkurgu türüne aşık eden üçleme! Marty McFly (Michael J. Fox) ve Doktor Emmett Brown’un (Christopher Lloyd) zaman makinesiyle atıldıkları eğlenceli maceraları konu alan film serisi geniş hayran kitlesini halen koruyor.
Rashomon (1950)
Akira Kurosawa’yı dünya sinemasına armağan eden film olan Rashomon’da, tecavüze uğrayan bir kadın ve bu durumun altı farklı karakterin gözünden anlatılmasını izlemiştik. Ardından gelen birçok filmi de etkileyen Rashomon özellikle Amerikalı usta yönetmenlerin yere göğe koyamadığı filmlerden biri.
Some Like It Hot (1959)
Özellikle Marilyn Monroe’nun uçuşan etekleriyle tarihe geçen Some Like It Hot listemizin en eğlenceli filmlerinden. Marilyn Monroe’ya Tony Curtis ve Jack Lemmon’ın eşlik ettiği film eskimeyen klasiklerden.
Braveheart (Cesur Yürek, 1995)
“Freedom!” 13. yüzyıl İskoçya’sında William Wallace’ın (Mel Gibson) İngiltere Krallığı’na karşı olan özgürlük mücadelesini konu alan film, 1996’da 10 dalda Oscar’a aday olmuş ve 5 ödüle layık görülmüştü.
The Prestige (Prestij, 2006)
Christopher Nolan’ın bu şaheserinde iki illüzyonist, Robert Angier (Hugh Jackman) ve Alfred Borden’ın (Christian Bale) amansız rekabetini izlemiştik. Film yarattığı gizem atmosferiyle birden fazla izlenmeyi hak ediyor.
The Pianist (Piyanist, 2002)
II. Dünya Savaşı’nın acımasızlığını en çarpıcı şekilde dile getiren yapımlardan biri olan Piyanist, başrolünde yer alan Adrien Brody’e Oscar ödülünü de getirmişti.
Saving Private Ryan (Er Ryan'ı Kurtarmak, 1998)
Bir grup asker, dört oğlundan üçünü savaşta kaybeden annenin yine savaş alanındaki son oğlu Er Ryan’ı (Matt Damon) ne pahasına olursa olsun kurtarmakla görevlendirilir. Steven Spielberg’in yönetmenliğini üstlendiği, Tom Hanks’i başrolde izlediğimiz film savaş filmlerinin şahı niteliğinde.
The Lord of the Rings (Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi, 2001, 2002, 2003)
J.R.R. Tolkien’in kusursuz hayalgücüyle yarattığı romanından uyarlanan hikaye, görsel efektlerle harmanlanınca ortaya fantastik filmler arasında rakipsiz kalacak bir yapım çıkarmıştı. The Lord of the Rings Üçlemesi, bu türü sevenlerin izlemekten asla bıkmadığı bir şaheser.
Schindler's List (Schindler'in Listesi, 1993)
Liam Neeson, Ben Kingsley, Ralph Fiennes, Caroline Goodall gibi usta oyuncuları bir arada gördüğümüz efsane film, II. Dünya Savaşı’nın önemli karakterlerinden Oscar Schindler'in tarihten hiçbir zaman silinmeyecek olan gerçek hikayesini anlatıyordu.
The Sixth Sense (Altıncı His, 1999)
"I see dead people" cümlesine aşina olmayan var mı? Sanıyoruz yoktur. Bruce Willis'in başrolünde yer aldığı bu tüyler ürpertici gerilim filmi özellikle sürpriz sonuyla çok konuşulmuştu.
The Godfather (1972)
Efsane sıfatını en çok hak eden filmlerin başında gelen Baba, bugün hem sinema tarihinin en popüler, hem de en iyi filmlerinden biri olarak kabul ediliyor. Mario Puzo'nun aynı adlı kitabından Francis Ford Coppola'nın uyarladığı filmin ardından iki tane de devam filmi çekilmişti.
Star Wars (1977)
Star Wars efsanesinin başladığı film, ilk olarak 1977'de karşımıza çıkmıştı. Luke Skywalker, Han Solo, Darth Vader, Princess Leia kısacası tüm kahramanlarla ilk kez tanıştığımız film bir klasiğin başlangıcını merak edenler için hala oldukça eğlenceli anlar vadediyor.
The Big Lebowski (1998)
Dünyanın en komik filmlerinden biri olan The Big Lebowski'de "The Dude" lakaplı Lebowski'nin isim benzerliği nedeniyle başından geçen trajikomik olayları takip etmiştik. Oynanan bowlingler, işenen halılar ve bitmeyen alengirli olaylar ile tam bir klasik.
Rebel Without a Cause (Asi Gençlik, 1955)
James Dean’in en popüler filmi Asi Gençlik’te yeni geldiği kasabanın gençleriyle sorunlar yaşayan Jim’in hikayesini izlemiştik. Jim, günden güne bir düşmanlığa dönüşen bu zorlu ortamda tüm sorunları çözmek için bir sokak araba yarışına katılır. Fakat yarıştığı düşmanı uçurumdan sürüklenerek hayatını kaybedince 17 yaşındaki Jim’in başı daha da büyük bir derde girecektir.
The Matrix (1999)
Milenyumun en sık sorulan sorusuydu: Matrix nedir? Gösterime girdiğinden itibaren inanılmaz bir hızla popülerleşen The Matrix, devamında çekilen iki filmle de efsaneyi sürdürmüştü. Yaşadığı dünyanın aslında beyninde gerçekleşen bir simülasyon olduğu ile yüzleşen hacker Neo’nun (Keanu Reeves) gerçeği arayışı üzerine kurulan film, elle durdurulan mermileri, güneş gözlükleri ve siyah giyen kahramanlarıyla bugün bile en çok gönderme yapılan filmlerden biri olmayı sürdürüyor.
Alien (Yaratık, 1979)
Bilim kurgu sinemasında baş karakterinin bir kadın olduğu belki de ilk film olan Alien, bugün bile üzerine makaleler yazılan, gönderme yapılan ve referans gösterilen filmlerinden biri. Terk edilmiş bir uzay gemisinde küçük bir yaratığın yüzüne yapışmasıyla yaralanan Kane, kargo gemisine geri döndüğünde Ripley (Sigourney Weaver) tarafından içeri alınmak istemez. Zira Ripley onun tehlikeli bir yaratığa dönüşmesinden korkmaktadır. Fakat diğer mürettebat Ripley’i dinlemez ve Kane’i içeri alır. Bu hiç şüphesiz yanlış bir karar olacaktır.
Indiana Jones and The Raiders of The Lost Ark, 1981 (Kutsal Hazine Avcıları)
Sinema tarihinin klasikleşmiş macera serilerinden biri olan Indiana Jones'un bu ilk filminde, yönetmen koltuğunda Steven Spielberg oturuyordu. Filmde, Arkeolog Indiana Jones, 10 Emir’in sırrını çözecek olan Kutsal Hazine’yi bulmak için yola çıkıyor ve Nazi ajanları ile çatışıp Kahire’den Nepal’e uzanan bir maceraya atılıyordu.
Raging Bull (Kızgın Boğa 1980)
Ünlü boksör Jake LaMotta’nın hayatının anlatıldığı filmde Robert De Niro’nun olağanüstü performansının yanı sıra (bu film için 30 kilo almıştı) yönetmen Martin Scorsese’nin LaMotta’nın med cezir ruh halini siyah-beyaz görüntülerle peliküle yansıtması ortaya sinema tarihinin en iyi filmlerinden birini çıkarmıştı. Raging Bull, çekildiği dönem itibariyle de bir kırılma noktasında duruyor. Robert De Niro’ya verilen ve sonuna kadar hak edilmiş Oscar ödülünün yanında bu filme kadar hem hayatı hem de kariyeri inişe geçen Martin Scorsese’nin de geri dönüşü olan film en büyük şöhreti ise artık unutulmuş bir boksör sayılan Jake LaMotta’ya kazandırmıştı.
The Graduate (Aşk Mevsimi, 1967)
Dustin Hoffman’ın hala en iyi performansı olarak görülen The Graduate filminde üniversiteden yeni mezun olan Benjamin ile babasının patronunun karısı Mrs. Robinson arasındaki sıra dışı ve bolca baştan çıkarmalı ilişkiye tanık olmuştuk. Yetişkinlerin dünyasına adım atan Benjamin’in hikayesi 50 yıl sonra bile izlendiğinde güncelliğini ve kalitesini koruyor.
Rocky (1976)
Boks sporu ile tanışmamıza da vesile olan filmde Rocky Balboa'nın yeniden ringlere dönüşüne ve yavaş yavaş zirveye çıkışına şahit olmuştuk. Ardından şu an hatırlamadığımız kadar devam filmi de çekilen Rocky'i yolun başında görmek isteyenler kaçırmasın.
Breakfast at Tiffany's (Tiffany’de Kahvaltı, 1961)
Truman Capote’nin aynı adlı romanından Blake Edwards’ın uyarladığı filmde New York sosyetesinin renkli siması Holly Golightly (Audrey Hepburn) ile apartman komşusu genç yazar Paul Varjak (George Peppard) arasındaki romantik ilişkiyi takip etmiştik. Filmde Audrey Hepburn’ün gösterdiği performans parmak ısırtan türdendi.
Taxi Driver (Taksi Şoförü, 1977)
70’lerin New York’unda geceleri taksicilik yapan Vietnam gazisi Travis’in hikayesi hem Martin Scorsese hem de Robert De Niro’nun kariyerinde bir dönüm nktası olmuştu. Ve elbette Jodie Foster’ın da.