Özel Röportaj: Dario Costa'dan Hareket Halindeki Trene İnişin Perde Arkası
Gökyüzünde imkansızı defalarca başardın ve 23 dünya ilkine imza attın. Bugün Dario Costa’yı motive etmeye devam eden şey nedir?
Biliyorsun, bu benim hayatımın tüm anlamı. Tek bir günü bile boşa harcamamaya çalışıyorum ve havacılığın sınırlarını zorlamak için elimden gelen her şeyi, mümkün olan her yolu deniyorum. Her zaman şunu söylerim: “Her oyunun iki tür insana ihtiyacı vardır. Biri, oyunu kurallarına göre oynayan kişidir.” Sonra o kuralları değiştirmeye çalışan birine de ihtiyaç vardır. Aksi halde oyun gelişmez, canlı kalamaz ve hayatta kalamaz. Bu aslında her şey için geçerli. Örneğin benim yaklaşımımın da bu cesur duruşla paralel olduğunu düşünüyorum. Kendi uçuşumdan artık yeni bir şey öğrenmediğimi fark edeceğim güne kadar devam edeceğim. O an geldiğinde bu, tehlikeli hale geldiğim anlamına gelir. Yani kendi yeteneklerimi olduğundan fazla değerlendiriyorum demektir çünkü havacılık asla öğrenmenin bitmediği bir alan. Öğrenmeyi bıraktığım gün ise kendimi uçmayı bırakmaya zorlayacağım. Umarım bu çok geç bir zamanda olur ama evet. Biliyorsun, bazen ben de tam olarak fark etmiyorum. Bu projede konfor alanımın gerçekten çok dışına çıktım. Bu tarz bir proje normalde yaptığım işlerden biri değil. Genelde daha yüksek hızların ve yüksek G kuvvetlerinin olduğu, daha dinamik projeler yapıyorum. Bu ise aslında çok düşük hızdaydı hatta kağıt üzerinde bu uçak için izin verilen en düşük hızın bile altındaydı. Yani bu proje gerçekten benim alışık olduğum alanın çok dışındaydı. Bu yüzden bu kadar zorlandım çünkü çok şey öğrenmem ve çok şey keşfetmem gerekti. Ama aslında bu projenin en güzel yanı da buydu. Öyle ki, bu deneyimi sonraki işlerime yanımda götürüyorum.
İnsanlar bazen fiziği tam olarak anlamıyor, bu yüzden bunun ne kadar zor olduğunu fark etmeyebiliyorlar. Bu kadar düşük hızda olduğu için kontrol etmek gerçekten çok zor olmalı.
Kontrol etmek gerçekten çok zor ama biliyorsun, bu biraz da insanlara bağlı. Yani değişiyor. Aslında imza attığım tüm ilklerin amacı aynı. Her proje için hedefim ve kuralım; ilham vermek, deneyimlerimi paylaşmak ve eğlendirmek. Seni eğlendirebildiysem tamamdır. Seni eğitebildiysem bu da harika. Sana ilham da verebildiysem işte o zaman mükemmel olur. Bu üç unsurun da projenin içinde mutlaka yer alması gerekiyor. Bu proje özelinde konuşursak, kesinlikle eğlenceli çünkü hareket halindeki bir trene inip kalkan bir uçak görüyorsun, bu da etkileyici ve görsel olarak güçlü. Bazıları bunu sever, bazıları sevmez, bu normal. Herkesi mutlu etmek mümkün değil. Ama eğitici tarafı da çok güçlü. Çünkü senin de söylediğin gibi, havacılığın fiziğini bilmeyenler için arka planda çok şey gizli. Ayrıca pilotluk sadece dinamiklerden ibaret değil, işin bir de insani boyutu var. Bu yüzden beynimi gerçekten yeniden programlamam gerekti, adeta körlemesine güvenebilmeyi öğrenmem gerekti. Benim için kabul etmesi en zor şey buydu.
Bu kesinlikle tek kişilik bir gösteri değil
İnsanlar bu tür bir projeyi mutlaka imkansız olarak nitelendirmiştir. Hiç geri adım atmayı düşündüğün bir an oldu mu? Bu projeye olan inancını canlı tutan neydi?
Evet, bu iki yıl boyunca adım adım düşündüğümden çok daha zor olduğunu fark ettim. Aslında Tunnel Pass projesinde de benzer bir durum yaşamıştım. İşin fiziğine ne kadar derin indikçe ne kadar zor olduğunu o kadar iyi gördüm. Başlangıçta projeyi yine hafife almıştım. “Tamam, sonuçta bir pist üzerine iniş yapmak gibi” diye düşündüm çünkü bu aslında 30-40 yıldır yapılan bir şeydi. Gösteri pilotları bunu yapıyor. Ama sonra fark ettim ki benim uçağım yüksek kanatlı değil, orta kanatlı. Yani nereye ineceğimi göremiyorum. Bu zaten ilk büyük farktı. Ayrıca kamyonun oluşturduğu gibi büyük bir türbülans da yoktu. Benim durumumda 10 vagonlu bir tren vardı. Üstelik daha düşük hızda uçuyorum ve iniş, bu iş için özel tasarlanmış yavaş uçaklarla yapılmıyor. Benim lastiklerim çok küçük. Hata payım neredeyse hiç yok. Bütün bunlar adım adım ortaya çıktı ve projeye yaklaştıkça, hatta bir gün öncesine kadar, kendimi bunu yapmamaya ikna etmeye çalıştığım bir an bile oldu. Zihinsel olarak gerçekten imkansız olduğunu hissettiğim bir noktaya geldim. Hız kontrolü için yaptığım ilk uçuştan sonra ise (aslında bunu kimse bilmiyor) biraz daha yaklaşmayı denedim, belki teker koyabilir miyim diye görmek istedim. Ve bunun… yani düşündüğümden bile zor olduğunu, neredeyse imkansız göründüğünü fark ettim. Bu noktada kendimi biraz zorlamam gerekti. Etrafımdaki ekip, sürece ve hazırlığa güvenmem için beni gerçekten destekledi. Ama ilk uçuştan sonra %100 vazgeçmek istedim. “Bunu iptal etmek için bir bahane bulacağım” dedim. “Uçak iyi hissettirmiyor” diyeceğim belki, bilmiyorum… Aklımdan pek çok absürt ve saçma şey geçti. Çünkü elbette kolay değildi. Bir an gerçekten “Bu olmayacak” diye düşündüğüm bir noktaya geldim.
Peki, kendini buna nasıl ikna ettin?
Evet, aslında kendimi ben ikna etmedim. Beni ekibim ikna etti. Etrafıma baktığımda insanların çok pozitif olduğunu, sürece güvendiklerini ve gerekli tüm hazırlıkları yaptığımıza inandıklarını gördüm. Sonra bu beni yeniden yere bastı ve bildiğim o sürece geri döndürdü. “Tamam, bu ilk uçuştu” dedim. “Şimdi bir tane daha yaparız, daha da yaklaşırız, daha iyi oluruz.” Böyle ilerledim. Cumartesi yaptığım ikinci uçuş aslında çok iyiydi. Trenle hizalanmayı başardım ve bu beni çok mutlu etti çünkü en zor ilk adım buydu. Ertesi gün, pazar günü yaptığım ilk uçuşta inişi gerçekleştirdim ama sınırdaydım. Bu yüzden “Tamam, bunu daha ortalı ve daha hassas yapmak için bir kez daha denemeliyiz” dedim. Her 2 deneme de işe yaradı, üstelik istemediğimiz bir şey olan arka rüzgar varken bile. Çünkü arka rüzgar, gerçekte daha da yavaş uçmanıza neden olur.
Korkuya saygı duymak gerekir
Birçok kişi tren inişi gibi projeleri riskli olarak nitelendiriyor ama sen ve ekibin bunu “hesaplanmış risk” olarak tanımlıyorsunuz. Bu farkı en iyi hangi an gösteriyor?
Hangi riski alacağını seçebilirsin. Sonrasında o riskleri mümkün olduğunca azaltmak için elinden geleni yaparsın ve neyi göze aldığını bilirsin. Benim yaptığım tam olarak bu. Riski seçiyorum, hesaplıyorum ve kabul ediyorum. Olası olumsuz sonucun başa çıkabileceğim sınırlar içinde olduğunu görürsem yola devam ediyorum. Ardından da, elbette uzmanların ve ekibin desteğiyle, bu riski azaltmak için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Seçtiğin bir riski almakla, seçmeden maruz kaldığın bir riski almak arasında büyük fark var. Günlük hayatta aslında çoğu zaman bizim seçmediğimiz riskleri alıyoruz. Ben ise bu yolu tercih ediyorum ve sanırım böyle devam edeceğim. Benim her zaman söylediğim önemli şey şu: Korkuya saygı duymak gerekir. Aklıma gelen korku ve ekibimin hissettiği korku, riski azaltmamıza yardımcı olan şeydir. Biz korkusuz değiliz. Zaten korkusuz olmak da istemiyorum çünkü korkusuzluk, riski azaltmamayı, yani sahip olduğun deneyimi ve seninle ekibinin bilgisini dinlemeyi reddetmek anlamına gelir. Aslında çok basit: Orada bir ateş var ve sen ona dokunmak istiyorsun. Korkunu dinlemezsen ki o sana “Ateşin yaktığını kesin olarak biliyoruz” diyor. Ve “Hayır, ben korkusuzum” deyip elini uzatırsan, yanarsın. Ama riski ve sahip olduğun deneyimi dinlersen, örneğin ateşe dayanıklı bir eldiven takarsın ya da kendini koruyacak bir önlem alırsın. Böylece kendine zarar vermeden bunu yapabilirsin. Benim yaptığım da bu. Ekibimdeki herkesin korkularını dinliyorum. Hepsini açıkça ortaya koymalarını istiyorum. Sonra her birini tek tek azaltıyoruz.
Sen genç pilotlara sınırlarını yönetmeyi de öğretiyorsun. Bir pilotun en büyük düşmanı hangisi, korku mu yoksa aşırı özgüven mi?
Kesinlikle korku değil. Ben her zaman söylerim, korku en iyi dosttur. Az önce de bunu anlatıyordum. Korkuyu dinlememiz gerekir çünkü o aslında küçük bir sestir. Asıl en büyük düşman, o korkuyu dinlemediğin andır. Çünkü ne yaparsan yap, o ses seni hep rahatsız etmeye devam eder. Yani korkunu dinler, onu azaltır ve tüm hazırlıklarını yapıp hesaplarını riski minimuma indirecek şekilde tamamlarsan, işe başladığın anda, örneğin tren inişi ya da Tunnel Pass gibi, korku ortadan kaybolur. Bu, her şeyi doğru yaptığının işaretidir. Eğer korku kaybolmuyorsa piste çıkmazsın. Bu, hazırlığını doğru yapmadığın anlamına gelir. O noktada durman gerekir.
Ve aşırı özgüven, aslında hata yapmana zemin hazırlar diyebiliriz.
Evet, aşırı özgüven. Özgüvenimiz olmalı çünkü o noktaya güvenli ya da minimum riskle, yani hesaplanmış bir riskle ulaşmak için gerekli çalışmayı yaptığımızı biliyoruz. Ama aşırı özgüven dediğin şey, aslında korkusuzluk gibidir. Sadece dinlemeyi reddediyorsun ve hazırlığının iyi olup olmadığını açık ve şeffaf bir şekilde analiz etmiyorsun. Belki de “hayır” demeyi reddediyorsun. Bence bir pilotun en büyük düşmanı, gerektiğinde “hayır” demeyi reddetmesidir.
Kutu nefesi (box breathing) gibi bir şey mi?
Adı tam olarak nedir bilmiyorum. Bu benim kendi geliştirdiğim bir yöntem. Benzer teknikler mutlaka vardır ama ben bunu kendim öğrendim ve kalp ritmimi düşürmede gerçekten yardımcı oluyor. Sonrasında zihinsel olarak içime dönüyor, kendimi izole ediyorum ve kutucukları tek tek işaretler gibi kontrol ediyorum. “Tamam, bunu yaptık, bunu yaptık…” diye ilerliyorum. Yani bu projede, iki yıllık hazırlığımın tamamını zihnimde gözden geçiriyorum. Havacılıkta kontrol listeleri vardır, genelde bunları yüksek sesle okuruz. Benim yaptığım ise kendi zihinsel kontrol listemden geçmek. Büyük bir uçak checklist’i gibi. Her maddeyi tek tek kontrol ediyorum. Eğer eksik tek bir unsur bile varsa bu benim rahatlamama izin vermez. O an bana durmam gerektiğini söyler. Tamam, o zaman…
Trene iniş sırasında hata payı sıfırdı. “Ya şöyle olursa?” düşünceleri ortaya çıktığı anda onları nasıl etkisiz hale getiriyorsun?
Evet. Testler ve araçla yaptığımız antrenmanlar sırasında yanımda, biraz daha uzakta olduğu için yandan görebildiğim başka bir araç vardı. Bu, hizalanmama yardımcı oluyor ve işi kolaylaştırıyordu. Ayrıca bu kadar güçlü bir türbülans yoktu ve hava hızımda da bir düşüş yaşamıyordum. İlk uçuşu yaptığımda şunu fark ettim, araba daha küçük ama bunun daha kolay olacağını düşünmüştüm. Oysa öyle değildi. Artık görsel referansım yoktu, üzerime çok güçlü bir türbülans geliyordu ve sınır tabaka etkisi nedeniyle hava hızım 20 knot kadar düşüyordu, yani neredeyse 40 kilometre/saat. O an kendi kendime, “Bunu nasıl uçuracağım?” dedim. Ve işte o anda “Buna muhtemelen hazır değilim” diye düşündüm. Ama sonra geri dönüp yaptıklarımı yeniden gözden geçirdim. “Dur bir dakika” dedim. “Ben kör iniş için antrenman yaptım. Çok düşük hızlarda uçmayı çalıştım. Uçağı bu hızlarda uçabilecek şekilde hazırladık.” Artık yapmam gereken şey, bu iki yılda öğrendiğim tüm becerileri uygulamaktı. Çalışmalıydı. Çalışmazsa iptal edecektim ama riski almaya karar verdim. Aslında hata payı sıfır değildi, sağda ya da solda birkaç santimetrelik alanım vardı. Evet, çok küçüktü. Ve konteynere çok yaklaştığında artık geri dönüş yok. O noktadaysan ve yeniden hız kazanacak alanın yoksa iş bitmiştir. Yapabileceğin pek bir şey kalmaz. Uçak istemez ve sen bir sonraki konteynere çarparsın. Kendi kendime şunu söyledim: “Tamam, bunun çalışması için mutlaka yerinde olması gereken birkaç şey var.” Ve o koşullar gerçekten sağlanmıştı. Bu yüzden devam ettim.
Yeni bir gün sana verilmiş bir armağan
Böylesine yoğun ve yüksek baskılı bir hazırlık sürecinde zihinsel yorgunluğu nasıl yönetiyorsun?
Evet, kesinlikle zorlayıcı ama… nasıl anlatayım… kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü gerçekten yapmak istediğim şeyi yapıyorum, sevdiğim işi yapıyorum. Zihinsel yorgunluk elbette var. Buna özel olarak antrenman yapıyorum. Uzun süre boyunca zihnimi baskı altında tutmaya yönelik yoğun bilişsel çalışmalar yapıyoruz. Bu proje için ayrıca dış ortamda da antrenman yaptım çünkü sıcaklığın oldukça düşük olması bekleniyordu. Antrenmanlarımı -5 derecede yaptım, kış boyunca çalışmalarımın hepsi dışarıda, terasımda geçti. Sıcak bir spor salonunda değildim. Yani zihinsel olarak hazır olmak için gerçekten çok şey yaptım. Ama zihinsel yorgunluk hissini uzaklaştırmak için sahip olduğum en güçlü araç şu: Hayatımın çok daha zor olabileceğini kendime hatırlatmak. Gerçekten minnettarım. Her sabah şunu söylerim: Yeni bir gün sana verilmiş bir armağan. Bunu boşa harcama çünkü hepimizin sahip olduğu en büyük hediye bu. Ve buna sahip olamayan insanlar var. Bunu düşündüğümde kendime şunu hatırlatıyorum: Şikayet edemem, etmemeliyim. Kısacası tembelliğe gerçekten tahammül edemiyorum. Evet, bunu her zaman söylerim. Biliyorsun, toplam nüfusun yalnızca %8’i… İstatistiksel olarak hayallerini gerçeğe dönüştürenlerin oranı yalnızca %8.
Çok ilginç, bilmiyordum.
O %8’lik kesim var ya, ben de onların arasındayım. Hayallerimi gerçeğe dönüştürüyorum. Tunnel Pass, 12 yaşındayken kurduğum bir hayaldi; hem hayal hem kabustu ve ben bunu gerçeğe dönüştürüyorum. Kendimi çok ama çok şanslı hissediyorum. Elbette bunu bedelsiz elde etmedim. Zorlu bir hayattan, yoğun bir çalışmadan geçtim. Ama bunların hepsi benim seçtiğim bir yoldu. Yapmayı ben seçtim. Tembelliği kabul etmiyorum, üzgünüm. Tembellik gördüğümde beni en çok rahatsız eden şey bu oluyor. Bu nedenle minnettarım ve şikayet etmek için hiçbir sebep görmüyorum. Bahane yok. Zihinsel yorgunluk elbette var ama çok hızlı geçip gidiyor.
İzleyiciler sadece inişi gördü ama rüzgarla verilen beklenmedik mücadele neydi? En kritik anlık kararın hangisiydi?
Evet, ne demek istediğini anlıyorum. Yani kör inişin dışında işi zorlaştıran neydi diyorsun. Ek zorluk şuydu: Uçağın hızı hesaplanandan çok daha düşüktü. Simülasyonlara ve hesaplamalara dayanan mühendislik çalışmalarımız (ki bunların her zaman kusursuz olmadığını biliyoruz) benim hızımın 60 knot olması gerektiğini söylüyordu. Ancak 60 yerine trenin hızı 65 knot’tı, yani yaklaşık 120 kilometre/saat. Yaklaşık 10 kilometre/saatlik bir hız düşüşü yaşamam bekleniyordu. Yani konteynerin üstündeki 2 metrelik alanda daha yavaş uçmam gerekiyordu. Ama o noktaya geldiğimde hızım 47 knot’a, yani yaklaşık 87 kilometre/saat’e düştü. Yani beklenen yaklaşık 110 kilometre/saat yerine çok daha yavaştım. Bu değer, uçağın nominal stall hızına göre bile oldukça düşüktü, gerçekten çok zordu. Öte yandan bunun olabileceğini biliyorduk. Bu yüzden önceden hazırlık yaptık ve uçağı düşük hızda da uçabilecek şekilde ayarladık. Ancak o türbülansın içinde bu hızda uçağı kontrol edip edemeyeceğimi bilmiyordum. Bu, tamamen içgüdüsel olarak ve uçuş becerilerime dayanarak başa çıkmam gereken bir durumdu.
Bunu yine başardığını anladığın o anda aklından geçen ilk düşünce neydi?
O anda tam olarak bir şey düşünmüyorsun aslında. Bu büyük bir rahatlamaydı çünkü sana söylediğim gibi, bir gün önce bunun imkansız olduğunu düşünmüştüm. İnanılmaz büyük bir rahatlama hissettim. Tunnel Pass'te olduğu gibiydi. Tunnel Pass 29 yıllık bir hayalin sonucuydu, duygusal yükü çok büyüktü ve projenin anlamı gerçekten çok derindi. Bu projede ise iki yıllık yoğun bir mücadele vardı. Çok fazla sorun yaşadım. Özgüvenle ilgili zorlandığım anlar oldu. Hatta bazen bunu öğrenmek için yeterince iyi olmadığımı bile düşündüm. Ve sana söylediğim gibi, kör uçuş gibi alışılmışın dışında bazı yeni şeyler öğrenmem gerekti. Ama bu projeyi bitirdiğimde aklımdan geçen en güçlü ilk düşünce Felix’le ilgiliydi. Biliyorsun, Felix benim menajerimdi ve bu projeyi onunla birlikte yürüttük. Testler sırasında aracı da onun kullanması planlanıyordu. Bu projedeki ilk düşüncem tamamen onun içindi. Onunla birlikte kutlayamamak zordu ama beni izlediğini düşündüm. Bu projede o benim en büyük motivasyonumdu. Evet… Bu proje tamamen ona adandı.