Şimdi Neredeler: Şebnem Paker
© Şebnem Paker
MÜZİK

Şimdi Neredeler: Şebnem Paker

Şebnem Paker'in Türkiye'nin Eurovision tarihinde ayrı bir yeri var. Yarışmada elde ettiği başarı sonrası farklı bir yol seçen Paker, Melis Danişmend'in sorularını yanıtladı.
Yazar: Melis Danişmend
9 dakikalık okuma itibarıyla yayında
Şebnem Paker ile Ataşehir DasDas’ın bahçesinde sosyal mesafeli şekilde oturuyoruz. Masada maskeler, kolonya ve dezenfektanlar var. Bu, onun pandemi sonrası ilk dışarı çıkışı. Dört ay sonra ilk kez bir cafe’ye oturmasına vesile olduğum için gülerek teşekkür ediyor. Ahenkli kahkahası, (kadın dergisi röportajcısı kimliğiyle yazacağım ama) toprak tonlarındaki keten kıyafeti ve makyajıyla pırıl pırıl parlıyor Paker.
Eurovision’da yarışan en güzel şarkılardan biri olan Dinle’yle ’97 yılında üçüncü olup yüzümüzü güldüren, sözü Mehtap Alnıtemiz, bestesi Levent Çoker’e ait bu unutulmaz şarkının hakkından başarıyla gelen, duru hali, mini siyah elbisesi ve zarif danslarıyla da onlarca ülkeyi kendine hayran bırakan Paker, Şimdi Neredeler serisi için en çok konuşmak istediğim isimlerden biriydi.
’96’da Beşinci Mevsim adlı şarkıyla Eurovision macerasına atılan, hayatında ilk kez topuklu ayakkabı giyip, hiç sahne deneyimi olmadan Ankara finallerine katılan Paker, ertesi sene tüm Türkiye’nin tanıdığı biri isim oldu ama bu başarı sonrası -müziğe hiç ara vermese de- esas kariyerini eğitmen olmak üzere şekillendirdi. 20 senedir müzik öğretmenliği yapan, bir ses eğitimi kitabı yayımlayan, sayısız öğrenci yetiştiren Paker’in yolculuğunu konuştuk.
Eurovision’un bana göre en iyi şarkısıydı Dinle. Performansınız yıllar geçse de unutulmuyor, sayısız insanın hatırasında yaşamaya devam ediyor. Bunun bir parçası olmak nasıl bir his?
Kendimi bu noktada çok şanslı hissediyorum. Müzik sektörü çok hırçın, belli bir düzeni olan, paranın pulun hakim olduğu, ilişkilerin yönlendirdiği, çalkantılı bir sektör. Dinle’nin kendi kendine, hiçbir destek almadan, sadece dinleyicilerin kendi arzularıyla takip etmeleriyle bunca yıla rağmen unutulmaması beni çok çok mutlu ediyor. Müziğin sihirli gücü böyle bir şey. Aradan çok uzun zaman geçti. Geçen sene Eurovision fanlarının düzenlediği partiye katıldım. Yaş ortalaması herhalde 20-25 arasıydı. Hep beraber söyledik şarkıyı, müthiş keyifli bir olay.
Nasıl bir partiydi bu?
Eurovision fan kulüpleri Türkiye’de ve Avrupa’da her sene böyle partiler yapıyorlar. Bir liste belirliyorlar, herkes çıkıp şarkısını söylüyor. 70’lerden, 80’lerden, 90’lardan şarkılar… Onlar için her dem taze bu olay, tüm detaylarıyla.
Şebnem Paker
"Geçen yıl Hannover’e gittim, orkestrayla Eurovision parçalarımı söyledim"
Star Wars fanlığı gibi bir şey yani…
Aynen. O kadar çılgınlar ki! Yarışmalar yapıyorlar, ‘1970 yılında, üçüncü sırada yarışan ülkenin solistinin giydiği kıyafetin rengi nedir?’ falan. Geçen sene mesela Hannover’e gittim, bayağı büyük orkestra eşliğinde Eurovision’da seslendirdiğim parçaları söyledim. Çok sihirli, enteresan geliyor bana. Yarışma bizler için çok önemliydi, uzun yıllar hayal kırıklığına uğradık. Sonra hiç kimsenin tanımadığı bir kız gitti, üçüncü olduk. Milli duygularla başarı duygusu birleşti ve beni öyle gönüllerine yerleştirdiler, ne mutlu. Ama benden öte -kimisi adımı hatırlamaz- Dinle hatırlanır. Şarkı gidiyor.
Dinle’yi sizin söyleyeceğiniz belli olduğunda yani bu projeye dahil olduğunuzda, şarkının tılsımını hissetmiş miydiniz?
O zaman finaller Ankara’da yapılıyordu. Birinci olan da ülkeyi temsilen yurtdışına gidiyordu. Finaller için iki ayrı parça seslendirmiştim, ben diğer parçaya daha çok yükselmiştim ama Dinle finale kaldı. Birinci olmak çok şaşırtmıştı beni. Çünkü alışık olduğumuz Eurovision şarkılarından çok farklıydı, insanların kabullenebileceğini düşünmemiştim açıkçası.
Daha yerel motifler kullanıldığı için mi? Öncesinde genellikle daha Batı sound’u hakimdi bizim şarkılarda.
Aynen. Olağanüstü şaşırttı beni. Ama Dublin’e gittiğimiz zaman provalarda şunu hissettim: Avrupa’nın her yerinden fanatikler dolduruyorlar salonu, sanki yarışmadaymışsınız gibi prova yapıyorsunuz. Sahneden indiğimde, ‘Acayip bir şeyler oluyor’ dedim. Çünkü daha ilk duydukları anda tempo tutmaya başladılar. Ve o hafta boyunca sokakta yürürken star gibiydik, fanatikler tanıyorlardı. O zaman, ‘Dinle bir şey yapacak’ diye düşündüm. Yoksa stüdyo aşamasında hiç anlamamıştım (gülüyor).
96’da 19 yaşındayken Oslo’ya, sonraki sene ise Dublin’e gittiniz. O yaşta çok farklı bir tecrübeydi herhalde?
Eurovision’un çok sihirli bir tarafı var. O kadar profesyonel bir organizasyon ki… Sahnede yapacağınız en ufak mimik bile önceden belli. Kayıt yapıp sizi yukarıdaki kayıt odasına alıyorlar, ‘Montajı bu olacak, var mı herhangi bir müdahaleniz?’ diyorlar. Varsa aşağı inip bir kez daha deniyorsunuz yoksa bir daha bir şeyi değiştirmek mümkün değil. Provaları, kulis ortamı, karşılaması, orkestrası, her şeyiyle müthiş bir deneyim.
Yarışma sonrası burada sokakta nasıl tepkiler alıyordunuz?
Bir kere alttan çekim yapıldığı için herkes boyumun 1.80 olduğunu düşünüyordu. Bilmiyorlar ki 1.63 (gülüyor). ‘Ah canım ne kadar da ufakmış!’ ilk tepkiydi. Her yaş grubundan insan beğenisini, sevgisini paylaşıyordu. O çok mutluluk vericiydi. Ama benim utangaç da bir yaradılışım olduğu için evden hep hazırlıklı çıkmam gerektiğine dair bir yükümlülük yükledi bana. Niye ki aslında? Zaten oradaki görüntüm normal halimden daha doğaldı. Mesela saçlarımı yapamamışlardı, kuru kıvırcık saça fön çekmişlerdi falan. O zamanlar fotoğraf kartına imza atmak vardı, çantamda taşırdım, keyifli dönemlerdi.
Biraz daha başa dönersek, siz konservatuarlısınız.
Aslında mezun değilim, altı sene yarı zamanlı klasik gitar okudum. Sonra Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Şan Bölümü’nden mezun oldum.
Çok küçüklükten itibaren müzikle iç içe olacağınız belliymiş herhalde. Aileniz mi yönlendirdi sizi?
Ailem yönlendirdi. Üç buçuk yaşında baleye başlamışım. Bence hücrelerime işlemesi balede oldu. O piyanonun ahşap kokusu, solfej dersleri… Türkiye’ye baleyi ilk getirenlerden Madam Olga’dan ders alıyordum. Yedi sene bale yaptım. Ortaokulda hep korolardaydım, sonra gitar çalmaya başladım, liseyle beraber yarı zamanlı konservatuara girdim. Üniversitenin son senesinde staj dönemi vardı. Sınıfta arkada oturup öğretmeni izliyorsunuz, sonra siz kalkıp bir ders anlatıyorsunuz. O kadar keyif aldım ki o 40 dakikadan, müthiş bir doyum yaşadım, ‘Ben bu işi yapacağım’ dedim. Sahneye de benziyor orası, yine izleyiciniz var (gülüyor). 2000’de mezun olduğum gibi hiç vakit kaybetmeden öğretmenlik yapmaya başladım. Şimdi tam 20. senem.
Çok genç bir müzisyen olarak yurtdışında bu kadar profesyonel bir ortama girdiğinizde bir sürü isimle tanışmışsınızdır ya da başka ülkelerden müzisyenlerle sohbetleriniz olmuştur. Nasıl bir pencere açıldı size?
İşte o noktada yaşımın küçük olması dezavantaj olmuş benim için. Hayatı yönlendirme konusunda hiç akılcı davranmamışım.
Niye?
Çünkü orada birtakım insanlar bağlantı kurmak istedi. Onları daha farklı yönlendirebilirdim ama daha küçük düşündüm çünkü küçüktüm (gülüyor). Bir menajer ve müzik yapımcısı iletişimi olmuştu, çok üzerinde durmadım bile. Burada daha okulum vardı, çok gerçekçi gelmedi. Çok hızlı geldi her şey. Döndük, Dinle olay oldu burada. Televizyon ve radyolarda sürekli bir mesaim vardı. Ama sürekli aynı sorular soruluyordu, aynı şeyleri tekrar ediyordum. Bir de müzik camiası dışarıdan ve içeriden çok farklı. Kendime, ‘Bu geçici, seni aldatmasın’ dedim. Çok güzel bir şey 7’den 77’ye bir sürü insanın sana ilgi göstermesi ama benim hiç kimseye hayranlık duygum olmadı ömrümde. İşlerini çok beğendiğim insanlar var ama hayranlık ayrı bir şey. Bu size gösterildiği zaman da, ‘Ben iki gün önce de aynı bendim, ne fark etti?’ diyorsunuz. Uzun soluklu düşünmek zorundaydım. Buraya döndük, havaalanında mikrofonlar, kameralar, kıyamet. Yapımcılar ellerinde çiçeklerle geliyordu, ‘Bizimle çalışın!’ diye. Ama nasıl söyleyeyim, normal hayatımda oturup merhabalaşmayacağım, ortak dil asla geliştiremeyeceğim, müzikle ilgili hiçbir şey konuşamayacağım insanlarla ortak bir iş yapmak ya da kişisel bir iletişim içine girme zorunluluğu beni çok rahatsız etti. O yüzden onlarla albüm yapamadım.
Şebnem Paker
"Müzik yapmayı istiyordum ama derdim ön planda olmak değildi"
Siz çok idealist birisiniz sanırım. Güvenli bir yerde olmak, bilinmezlik içerisinde olmaktan daha önemli. Ve yırtıcı hırslar yerine de daha istikrarlı gitmek…
Aynen öyle. Yaşım da çok küçüktü. Müzik yapmak, şarkı söylemek hep istiyordum ama derdim ön planda olmak, albüm yapmak değildi. Stüdyoda kayıtlar yapayım, birilerine vokal yapayım… Daha öyle bir plandı. O ortam çok itici geldi ve dolayısıyla da durdum. Sonra Dinle’nin bestecisiyle kendimiz mutfaktan bir albüm çıkaralım dedik ama tabii ki beceremedik. Dağıtım ağında öyle kurulu bir düzen vardı ki başaramadık, toplattık albümü. Kaç kişi edindiyse edindi. Sonra tabii bocaladım bir süre. Öğrenciliğe devam ettim. Sonra bir-iki demo yaptım ama yine aynı düzen vardı, içime sinmedi. Daha yoğun müzik yaparak hayatımı devam ettirebilir miydim? Elbette. Ama ben kendi hayatımı, doğrularımı önemsiyorum. Geriye baktığımda, ‘Ben ne yaptım!’ demek istemedim. Belki eğitmen olmam da o yüzden. Sadece içime sinen mekanlarda ve zamanlarda müzik yapmaya devam edeyim düşüncesini ön plana koydum. Yıllarca kulüplerde çalıştım, insanlarla buluştum. Her zaman çok güzeldi.
Kitlesel bir başarının ardından kendi istediğiniz koşullarda müzik yapıyorsunuz ama hiç, ‘Daha büyük bir dinleyiciye ulaşayım, daha büyük sahnelerde olayım’ demiyor muydunuz?
20’li ve 30’lu yaşlarım arasında çok oldu tabii ki. Çünkü biliyorum daha iyisi olabilir ama iletişime geçip de gördüğüm zaman da istemedim. Ya da bir şekilde o isimlerle bir araya gelemedik. Ya da ben de çok fazla asılıp zorlamadım, biraz da kendi üzerime alayım. Ama neden ödün verecektim? Ben her zaman ne yaparsam huzurlu yapmaktan yanayım.
Sizi çok görmek ve dinlemek isteyen var.
Haklılar. Onlara karşı benim bir sorumluluğum var. Son yıllarda aile kurdum, küçük çocuklarım var [yedi ve üç yaşlarında iki kızı var], onlara konsantre oldum. Ama artık günümüze gelecek olursak, yapımcılara, dağıtım şirketlerine, hiçbir şeye mecbur değiliz. Herkes istediği gibi, özgür şekilde müziğini yapıp insanlarla paylaşabiliyor. Bundan sonra yüzde yüz sorumlu benim yani.
Artık yapacaksınız yani değil mi?
Tabii. Bunu yapmam lazım. Aslında müziği hiçbir zaman bırakmadım, o da beni bırakmasın zaten. Ama gerçekten düzenli olarak müzik yapıp paylaşmak çok önemli. Albüm olur olmaz o kısma çok takılmıyorum ama artık ertelememek lazım. O noktada sitem edenler haklı yani, daha fazla asılmam gerekiyor (gülüyor).