Telefonun ucunda kusursuz diksiyonlu cümlelerinden tatlılık akan 60 küsur yıllık bir tiyatrocu var. Ama o benim için tüm deneyimine, birikimine rağmen öncelikle ‘Uzaylı Zekiye’. '80’lerin kült, benzerine rastlanmayacak, unutulmaz dizisinin hem yaratıcısı hem başrol oyuncusu. Çocukluğumuz onun gözlerinden çıkan kırmızı ışıklara hayretler içerisinde bakmakla, insanüstü güçlerini nasıl kullandığını izlemekle geçti. Telefonda kendimi tanıtıp röportaj teklifimi iletirken, Seden Kızıltunç’un ahenkli sesini canlı canlı duymanın ne kadar özel bir şey olduğunu düşünüyorum. İzmir’de olduğunu, İpiyle Kuşağı adlı yeni bir tiyatro oyunu yazdığını ve İstanbul’a döner dönmez buluşabileceğimizi söylüyor. O kadar sıcak ve doğal ki, ailemden biriyle sohbet ediyormuşum gibi hissediyorum.
Bir süre sonra İstanbul Maltepe’de oyunun provalarını yaptıkları otelde bir araya geliyoruz. Hayatımda gördüğüm en komik (sık sık kahkahalar attıran türde), sıra dışı (bilhassa Türkiye şartlarında), hoşsohbet, renkli ve yaşı kaç olursa olsun daima genç kalacak insanlardan biri. Söyleşi hiç sona ermesin, daha da anlatsın istiyorsunuz.
Sosyal medya kullanmıyorum. Bilgisayarı daktilo amaçlı kullanıyorum, yazılarımı yazıyorum, göndermek için yeğenimi çağırıyorum. Zaten gideceğim yerde hepsi var. Öbür boyutta yani.
“Hayatımdan bir sürü şeyi çıkardım” diyor karşılıklı sohbet ederken. “Topuklu ayakkabı, uzun saç, İstanbul, boyfriend, alışveriş… Bunlar artık uzak.” İstanbul’la arasına mesafe koymasının nedenini, “Eski Türkiye’nin İstanbul’unu daha çok seviyordum” diye açıklıyor. Kalabalık, trafik de onu bezdirmiş. Bir yandan da kendine ait bir salon olmadığı vakit, oyun sahneye koymanın zorluklarını anlatıyor. “Belediyeler, kültür müdürleri, hepsi tiyatroyu biliyor veya tanıyor olmuyor, bir kriterleri de olmuyor. Sağ olsunlar, tanıyorlarsa seviyorlarsa gösteriyorlar salonlarda, prova yapıyoruz. Tiyatrocunun çilesi bitmek bilmiyor” diyor.
Hayatı İstanbul, ablası ile yeğenlerinin yaşadığı İzmir ve birkaç sene önce bir yazlık alıp “Kendimi oraya park ettim” dediği Mersin Erdemli üçgeninde geçen Seden Kızıltunç’un, söyleşiye başlamadan önce sosyal medyadan bahsederken tam da kendisinden beklenebilecek cümleleri beni gülümsetiyor: “Sosyal medya kullanmıyorum. Bilgisayarı daktilo amaçlı kullanıyorum, yazılarımı yazıyorum, göndermek için yeğenimi çağırıyorum. Zaten gideceğim yerde hepsi var. Öbür boyutta yani. Bu gezegene bir kısmımızı tatil amaçlı gönderiyor Yüce Alem, bir kısmımızı ceza olarak. Beni sanırım tatil amaçlı göndermiş (gülüyor) çünkü beni seviyor, ben de Allah’ımı çok seviyorum. Araya da kimseyi sokmam, sokmuyorum.”
’89 yılında Uzaylı Zekiye başladı. Güneşte patlamalar oluyordu o zaman, gazeteler haber yapıyordu. Dizi, bu patlamalardan etkilenen hafif saf bir kızın beyninin çok çalışması üzerine kuruluydu.
Biraz eskiye dönelim mi?
Dönelim canım benim.
Kendimi şanslı sayıyorum çünkü çocukluğumda Uzaylı Zekiye’yi izleme imkanım oldu. Şimdi bakınca, '80’ler TRT’si için inanılmaz sıra dışı bir işmiş. Nasıl aklınıza gelmişti bu fikir?
Şöyle şekerim, ben bütün projelerimde gazete haberlerinden yararlanırım. Teknoloji bir yere gidiyor fakat benim vatandaşımın teknolojiye bakışı başka, çok komik. Kelimelere dökmesi komik. O yıllarda zaman makineleri ilgi çekiciydi. Dedim, Almanya’dan gelen bir vatandaş radyonun fişini çıkarsın, buzdolabının fişini taksın, kendi kendine bir frekans tutturup makineyi icat etmiş olsun. İlk dizim Zaman Mekan Makinesi öyle çıktı. Daha sonra Pilli Gelin’i yaptık. ‘Japonya’da robotlar çoğalıyor, işsizlik artacak’ haberleri vardı. Dizide de bir robotun kadın modeli Japonya’dan Türkiye’ye gönderiliyor. Ama kimse robot olduğunu anlamıyor. Düğmesine basarsan konuşuyor, herkesin yardımına koştuğu için mahalleli pek bir seviyor. Hemen evlendirmek istiyorlar, gelinlik giydiriyorlar falan. Fakat dizi yayınlanmadı, ‘Ertesi sene bir daha çekeriz’ dediler, kaldı. Sonra Erler Film benim senaryonun aynısını Japon Bebeği diye sinema filmi yapmış. Neyse… ’89 yılında Uzaylı Zekiye başladı. Güneşte patlamalar oluyordu o zaman, gazeteler haber yapıyordu. Dizi, bu patlamalardan etkilenen hafif saf bir kızın beyninin çok çalışması üzerine kuruluydu. Münir (Özkul) babayı oynadı, nur içinde yatsın, çok iyiydi. Gene nur içinde yatsın Doğu (Erkan) anneyi oynadı. Çok güzel bir ekipti. Oksal Pekmezoğlu çekti. 10 bölüm zor dayandık çünkü yapım şirketi paramızı vermedi. Montajlarda sabahlıyordum iş iyi çıksın diye.
10 bölüm dediniz ama çok daha uzun sürmüş gibiydi.
Uzun gibi geldi, insanlar çok sevdi, tekrar tekrar oynadı sonra. Niye daha fazla uzatmadık? Diyorum ya dört bölüm paramı vermediler, sabahlara kadar çalışıyorduk. Sonra tekst yetişmiyordu, sette otururken Oksal’la, ‘Bu sahneye şunu koyalım’ demeye başladık. Çay içiyorduk mesela, ‘Bardakları bigudi yapalım, saçını sarsın bu kız’ diyordum.
Seyirciyi kaale alarak iş yaparsanız başka olur. Onların olayı nasıl gördüğünü biliyorum, vatandaşımı tanıyorum, neye güler neye sinirlenir. Bir de bir dizinin tutması için pek çok şey gerekiyor.
Zekiye çok ilginç bir karakterdi. Dediğiniz gibi çay bardaklarını bigudi yapar, radyoyu yıkar, kek yaparken portakalları bütün bütün koyar, tuz ekler…
Ama işte abartıyı da seyirci seviyordu. Tiyatro okulunda tiyatroyu öğretiyorlar, seyirciyi öğretmiyorlar. Seyirciyi kaale alarak iş yaparsanız başka olur. Onların olayı nasıl gördüğünü biliyorum, vatandaşımı tanıyorum, neye güler neye sinirlenir. Bir de bir dizinin tutması için pek çok şey gerekiyor. Yönetmen çok önemli, Oksal da başka türlü bir yönetmendi. Sonra oyuncular, ekip, her şey…
Bugünün ünlü oyuncuları da var dizide. Çok genç bir Cem Davran, çocuk oyuncu Burçin Terzioğlu…
Evet. Cem Davran’ın ilk dizisiydi. Şimdi çok güzel oyuncular var, sektör çok büyüdü ama o yıllar başkaydı. Televizyon yeniydi. Mesela Zaman Mekan Makinesi’ni çektiğimiz zaman mektuplar geliyordu. Ağrı’dan, ‘Böyle bir makine çıktı da TRT kendine mi saklıyor?’ diye mektup gelmişti. Şimdi bakıyorum, herhangi bir rol bir-iki sene hatırlanıyor. Abi 30 sene geçti, hala Uzaylı Zekiye’den bahsediliyor.
Nasıl tepkiler alıyordunuz sokakta?
Sokağa filan çıkamıyorduk bir ara. Çalıştığımız yerin yakınında okul varmış, çocuklar basmıştı orayı. Öyle şeyler oluyordu.
Çekimleri nerede yapıyordunuz?
Yeniköy’de.
Dizide küçük bir kızı oynuyordunuz ama normalde 40’larınızdaydınız o dönem.
Haldun Dormen telefon etmişti, ‘Seden ne kadar inandırıcı olmuş!’ diye. Ama bak şöyle bir şey var. Onu oynadığım zaman ben 48 yaşındaydım…
48 mi? İnanamıyorum, 40’larınızın başındaydınız sanıyordum ben.
40’larımın sonundaydım. İlk çekimler oldu, dedim ki, ‘Arkadaşlar bu dizinin tutması için bu tipin tutması lazım; Zekiye’nin. Işığı doğru vermezseniz, filtre takmazsanız veya teknik olarak ne gerekiyorsa yapmazsanız tutmaz. Çünkü benim yaşım belli. 12 yaşında çocuğu oynuyorum. Bunu ekibe söyledim. Oksal da, ‘Son derece doğru söylüyorsun’ dedi. Ondan sonra daha özenli çalışmaya başladılar.
Saçlarınızı hep belirli bir şekilde topluyordunuz.
Evet iki yandan. Öyle küçülüyordum.
Siz Ankara Devlet Konservatuarı’nda tiyatro okudunuz.
Şimdi şekerim, oraya benim yaşımı büyütüp aldılar. 80-90 kişi sınava girdik, üç kişi alındı. Ondan sonra bir ayağı öbüründen beş santim kısa diye rapor vermişler, ben de İstanbul Konservatuarı’na geldim.
Bu nasıl oldu anlamadım.
Valla ben de anlamadım. Böyle saçma şey olur mu? Beş santim kısa! Sene sonu bir oyun oynamıştım, o kadar eminim ki geçtiğime. Ama, ‘Sınıfta kaldın’ dediler, ben de İstanbul’a geldim. Fakat demek Allah beni seviyormuş. Ankara’da tamamen batı tiyatrosunun kalıpları içerisinde öğrettiklerini yapmamı isteyeceklerdi. Halbuki ben kendi yeteneğimle bir şeyler yapmak istiyordum.
İstanbul’da ne yaptınız?
Anadolu Ajansı müdürü Cavit Yamaç amcamın ahbabıydı. Bana, 'Mücap Ofluoğlu arkadaşım, ona telefon ettim, gidip provalarını izleyeceksin’ dedi. Gittim Oda Tiyatrosu’na. Altan Karındaş, Çolpan İlhan… Öztürk Serengil de gişede oturup bilet satıyor ama meraklı tiyatroya. Okuma provasını izliyorum. Bir tane hala rolü varmış, oynayacak hanım beğenmemiş rolü, gelmemiş. Oyunun yazarı Sabahattin Kudret Aksal da var, ‘Siz okur musunuz prova yürüsün diye?’ dediler. ‘Tabii efendim’ dedim. Ne kadar komik bak. Ben 15.5 yaşındayım çünkü yaşımı büyütüp Ankara’ya aldılar. Başladık, daha ilk sahnede anormal tuhaf bir sessizlik oldu. Kafamı kaldırdım niye cevap vermiyorlar diye. Hepsi durup birbirlerine baktılar. Sabahattin Kudret, ‘Rica etsem siz oynar mısınız bu rolü?’ dedi. Ama o zaman şaşırmadım. Çünkü o kadar özgüvenim vardı ki. Niye olur çocuklarda o özgüven bilmiyorum. Tersine Dönen Şemsiye adlı çok güzel bir oyundu. Şansıma yerli bir oyunla başlamış oldum. Ertesi sene Dormenler’de oynadım.
Siz Stockholm’de bale eğitimi almışsınız, o nasıl oldu?
Oraya şimdi geliyorum. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda Brendan Behan’ın Gizli Ordu’sunu oynuyorduk, kıyametler kopuyordu. Ben artık, ‘Ben neyim abi! Oynuyorum kıyametler kopuyor’ havasındayım. Çok kötü bir şey, küçük yaşta şöhretin, herkesin beğenmesinin sonucu. Norveç Elçiliği beni kraliyet akademisine göndermek istedi. ‘20 yaşında koca kadınım, ne işim var okullarda’ dedim. Yani böyle bir cahillik. Ankara Sanat’ta oyunlar oynadım. İşte o sırada da Finlandiya’dan televizyon rejisörü bir misafir gelmiş oyunu seyretmeye. Demiş ki, ‘Madamı görebilir miyim?’ Ben madam rolündeyim. Biz silmişiz makyajımızı çıkmışız. 20 yaşında zıpırtı bir şeyim, küçük boylu da olduğum için… Tanımıyor tabii. Hatta arkadaşlarım, ‘Ya ne yakışıklı bir adam’ dedi. Hakikaten Yunan ilahı gibi biri. Dediler ki, ‘Finlandiya’dan gelmiş.’ Orada bir iddia oldu aramızda, ‘Ulan git kucağına otur çocuğun, var mısın yok musun, otururum…’ Gittim direkt oturdum. Ne olacak! En fazla, ‘İddiaya girdik arkadaşla’ diyeceğim. O da o sırada, ‘Madamı daha ne kadar bekleyeceğim?’ diyormuş. Zannediyor ki yaşlı kadın gelecek. Dediler, ‘Madam kucağında oturuyor işte!’
E ne yaptı adam?
İnanmadı, ertesi gün gelip makyaj odasında gördü beni. Baktı hakikaten benim. Sonra da gitmedi ülkesine, aşık oldu. E ben evliyim.
Ha siz evli miydiniz?!
Tabii benim kocam İstanbul’da. Dedim, ‘Ben evliyim!’
Kaç yaşında evlendiniz ki?
Yahu ben işte ilk 17-18.
Siz hayata her anlamda erken başlamışsınız.
Evet. Ama benim bütün evliliklerim etrafa ayıp olmasın, kimse rahatsız olmasın diye. Evlendin, olmazsa boşanırsın. Seviyorsun duygun var evlendin, e sonra ha adama dokundun ha oduna. Ayrıl gitsin yani. Benim düşüncem bu. Tamamen beyaz kağıt gibiyimdir, şeffaf. Kimsenin ne dedikodusu, ne yalan, ne çalma…
Kaç kez evlendiniz?
Nikahlı olarak vardır işte birkaç. Sonra baktım aa herkes imam nikahıyla evleniyor. Türkiye beni kandırmış! Hepsi imam nikahlıymış, resmi nikahları yok. Ondan sonra dedim, ‘Boşver ya bir de avukat parası ver, boşan et!’ Ondan sonra nikah kıymadım (kahkaha atıyor).
Ne öğrendiniz evlilikten?
Şimdi ben yedi yaşında evlenmemeye karar verdim.
Yedi yaşında?
Evet, bütün hayatımı yedi yaşında planladım. Evlenme yok, anlamsız. Annen baban kavga ediyor, arkadaşlarının annesi babası kavga ediyor. E niye beraberler? Gidin boşanın o zaman, biz de rahat edelim. Sonra 16 yaşında birileriyle elele tutuşuyorsun, millet bööyle bakıyor, niye bakıyorlar, ‘Evlenin’. E tamam abi o zaman gel evlenelim onlar mutlu olacaksa. Onun için evlendim. Fakat çocuk hiç.
Hiç istemediniz mi?
Hiç istemedim.
Sakıncası yoksa neden istemediğinizi sorabilir miyim?
Ben olayı, ‘Ay bebek, bir çocuk olsa’ diye görmüyorum. Bu dünyaya bir insan getiriyorsun. Buraya bir insan getirdiğin zaman bir düşünmen lazım. Ben o cesareti, sorumluluğu kendimde görmüyorum. İnsan getireceksin, ondan sonra her şeyine karışacaksın. ‘Nereye gittin, niye geldin, ona basma, buna basma!’ Olmaz. Ben bu gezegene kendi vasıtamla asla kimseyi getirmem. Ama Allah’tan ablam üç tane doğurdu, çok seviyorum onları. Şimdi onların da çocukları var, onları da çok seviyorum. Hepsini rahat rahat şımartıyorsun, her şeylerini alıyorsun, ondan sonra ağlamaya başladıklarında, ‘Haydi allahaısmarladık!’ deyip gidiyorsun. Bundan güzel bir şey var mı? (gülüyor)
Hep derler, ‘Ay gençliğinizin kıymetini bilin.’ Ben bu lafın üstüne düşündüm. Bu gençliğin kıymetini bilmek ne demek? Hayatını hep genç yaşa demek.
Siz Kadıköylüsünüz değil mi?
Kadıköylüyüm. Doğumum Karaköse, Ağrı. Babam yedek subaymış, orada doğmuşum. Benim baba tarafım Erzurum, Erzincan’dan. Babaannem Erzincan beyinin kızı. Havaalanı bile babaanneminmiş zamanında. Büyükbabam İstanbul kumandanı harp döneminde. Kadıköy’de Reks Sineması’nın karşısında bahçeli evimiz vardı, sonra babaannem onu apartman yaptı. Annem hemşire, tam bir Cumhuriyet kadını. Ne mesleğini bıraktı, ne, ‘Kocam zengin’ dedi. Asla! Bize tek öğüdüydü, ‘Çalışacaksınız, ayağınızın üstünde duracaksınız, yoksa bir adama hizmetçilik edersiniz.’
Annenizin de öğretisiyle birlikte çok güçlü olduğunuz, hayata bakışınızın sıradan olmadığı belli. Hem mesleki hem kişisel anlamda standart bir çizgide ilerlemediğiniz ama bundan da hoşnut olduğunuz, herhangi bir pişmanlık duymadığınız da belli.
Hayır asla! Annem ve babam benim şansımdı. Çok arkadaş gibiydik.
Peki bize bu kadar dinç ve genç kalmanın sırrını söyleyebilir misiniz?
Onun sırrı bak şimdi… Hep derler, ‘Ay gençliğinizin kıymetini bilin.’ Ben bu lafın üstüne düşündüm. Bu gençliğin kıymetini bilmek ne demek? Hayatını hep genç yaşa demek. Erzincan’da yazları babaannemin bağ bahçesinde duvarların üstünde geziyorum; şortum, takunyam, bisikletin üstündeyim. Kimse de dönüp bakmazdı. Kendimi son derece özgür hissederdim. Herkes dermiş ki, ‘Kızın başına bir şey gelecek.’ Annem, ‘Ona bir şey olmaz, ben ona güvenirim’ dermiş. Her arkadaşım yalan söylerdi, işte ‘Sedenler’de ders çalışacağız.’ Hayır sinemaya gidiyoruz! Bir tek annem bilirdi. Beni öyle gereklerde bırakmadı ailem. Ailenin önemi büyük.
Peki daha sonra nasıl muhafaza ettiniz bu tutumu?
Bir şeyin üstüne gitmem. Seni sevmeyen bir şeyi niye istiyorsun? Adamı çok beğendimse yabancıysa sorardım, ‘Yalnız mısınız? Sizi bir iki gün sevebilir miyim?’ Ama hiçbir Türk’e, İtalyan’a böyle şey diyemezsin, Allah muhafaza. Ama hevesin geçince, ‘Hevesim bitti allahaısmarladık’ da diyebilmelisin. Ben onu derim.
Hiçbir şey sonsuz değil diye mi düşünürsünüz?
Evet. Ve şöyle düşünürüm: Sabahleyin mesela eşin işe gidiyor, vedalaşıyorsun. Akşam belki gelmeyebilir. Bakkala giderken başkasına aşık olur.
Yani siz hayatta olabilecek her şeye hazırlıklısınız.
Her şeye kendimi önceden hazırlıyorum. Her şeyin provasını yapmış durumdayım. ‘Ah efendim adam gidiyor, eve geç geliyor.’ Valla biz niye beraber olduk? Beraber mutlu olmak için. Şekerim geç gelirsen valla burada başkasını bulursun kusura bakma. Evde sana kapıyı başkası açar. Bunları söylüyorum, şaşırmasınlar.
Siz hiç standart bir kadın değilsiniz.
Değilim.
Nasıl karşılanıyordu bu?
Hoş karşılıyorlardı, dürüst. İlk eşime de hemen mektup yazmıştım, o İstanbul’dayken. Baktım bu Finli hoşuma gidiyor. Dedim ki, ‘Benim galiba duygularım değişiyor, seni rencide etmek istemem, ayrılalım diyorum, ne dersin?’ O da bana yazdı, ‘Bu kadar dürüst bir karım olduğu için çok mutluyum. O yabancı bir arkadaş, iki gün sonra gidebilir, sen duygularını iyi tart.’
Dünyanın en medeni yazışması herhalde.
Bu Finli de, ‘Ben bekleyeceğim, boşan, beraber gideceğiz’ diyor.
Ne kadar kaldınız Finlandiya’da?
İki-üç sene falan.
Ve bale eğitimi?
Ha yok o İsveçli’yle evliyken. (Dayanamayıp patlıyorum, keza o da.) Ya tabii ben uluslararası gezecektim de, tiyatroya takıldım kaldım.
O kimdi?
O mühendisti, bizim mesleklerle ilgisi yok. O da bekledi, Finli’den boşanayım diye.
Ha bir sonraki yani o?
Evet, memleketler yakın neyse ki. Neyse… Genç kalmanın sırrı şekerim, böyle hayatla t..ak geçeceksin. Ay özür dilerim (gülüyor). Ben böyle asılma, yıvışma hiç sevmem. Hepsi benim özgürlüğüme hayran oluyordu. Benim otostop yıllarım da var. O çiçek yıllarda, '70’lerin başında baktım dünya otostop yapıyor. Şortumu koyuyordum el çantama, pantolonumla çıkıyordum Sultanahmet’e. Oradan Edirne, oradan Avrupa. Fakat plaka kollardım. Kuzey ülkelerinin kadına asılmayan arabalarından olacak. Bir de bakardım, çirkin bir şeyse ı-ıh. Yakışıklıysa asılmaz. Asla. Çünkü kendine güveni vardır, bekler ‘Bana ne zaman asılacak’ diye. O bekleyene kadar sen gideceğin yere gidersin zaten (gülüyor).
Hiç korkmuyor muydunuz?
Korkmuyordum.
Canınız ne istiyorsa hep onu yaptınız değil mi?
Aynen. Biz şimdi iki kişi gibiyiz. Bir şey oluyor, ‘Bak sonradan b.ku çıkacak bu işin’ diyorum. ‘Çıkarsa çıksın’ diyor. ‘Peki’ diyorum, paşa gönlümü hiç kırmıyorum. Ne istiyorsa yaptırıyorum. Madara olursa, ‘Bak’ diyorum, ‘böyle oldu, bir daha bunu yapmayalım.’
Yani kalbinizle karar veriyorsunuz?
Artık ne dersen onun adına. Ben ‘paşa gönlüm’ diyorum.