The Beach of Momo’nun kurucusu Burak Beşer’le bir araya gelmek üzere Çeşme yolundayım. Daha önce, 2017 yılında tarihi bir taş binada restoran-bar olarak hizmet veren Momo’yu açtığında onunla sohbet etmiş, aile şirketinde sürdürdüğü genel müdürlük görevini bir kenara bırakıp Alaçatı’da ünlü isimlerin de müdavimi olduğu popüler bir mekan yaratmasının hikayesini konuşmuştuk.
Burak’ın daha o zamandan bir sonraki sezon için hedefi bir beach açmaktı. Nitekim 2018 yılında daha sessiz sakin bir bölgede, Dalyan’da The Beach of Momo’yu açtığında, “İşi batıracaksınız” diyenlere inat yazın en hit mekanlarından birini yarattı. Burak ve nişanlısı Ece Akbulut’la (the Beach of Momo’nun iç mimarı) mekanın restoran kısmında bir araya geliyoruz. Enerjik ve güleryüzlüler. Sade ve kibar atmosferi, pırıl pırıl denizi, farklı mönüsü ve Instagram’lık gün batımı manzarasıyla bu sezon yine en popüler mekanlardan biri olacağının sinyalini veren The Beach of Momo’nun hikayesini anlatıyorlar.
Demek ki böyle bir şeye ihtiyaç varmış. İnsanlar belki eski gittikleri yerlerden çok sıkıldılar, sanırım rahat ettikleri ama lüksü de bulacakları, güvenebilecekleri bir yer arıyorlardı. Momo’ya da her zaman güvenebiliyorlar.
En son konuştuğumuzda Momo restoran-bar’dı, şimdi ise bir beach.
Burak Beşer: Evet restoran ve sonrasında açtığımız cafe’yi sattık. O bölge çok değişti, istediğimiz müşteriyi çekememeye başladık.
Alaçatı meyhaneler ve yüksek müzikle ‘eller havaya’ bir bölge olmuş diye duydum ben de.
B.B: Öyle oldu. Geçen sene şöyle bir şey yaşadım. Dükkana her zaman arka kapıdan girip çıkıyordum, bir akşam bir arkadaşımı köşede bir yere bırakmam gerekti, ilk defa ön kapıdan sokağa çıktım. Geri döndüğümde Ece’ye dedim ki, ‘Bu dükkanı satmam gerekiyor.’ O kadar majör bir durum vardı. Bir de İstanbul’dan teklif geldi. Eylül ayında Bebeköy’de çok güzel bir yer açıyoruz. Yani Alaçatı’daki değişimden dolayı cafe ve restoranı sattık. Plaj ve İstanbul projesiyle devam edelim dedik.
Neden Dalyan’ı tercih ettin?
B.B: Buralarda yer bulmak çok zor. Bir tanıdığımızın akrabasının yeriymiş burası, bize önerdiğinde çok beğendik. Dalyan çok ters köşe bir yer. Herkes, ‘Allah’ın unuttuğu yer, kimseyi getiremezsiniz’ dedi. Biz bir de, ‘Ortaya 250 metrekare bir bar yapacağız, şezlong alanından feragat edeceğiz, çocuk almayacağız, restoranda pide lahmacun vermeyeceğiz, restoranda tişörtsüz kimseyi oturtmayacağız, plajdayken yemek yemek istiyorsan restorana rezervasyonla alacağız ve kuma yemek servisi yapmayacağız’ dedik. Bize dediler ki, ‘Siz delisiniz, para batıracaksınız.’ (gülüyor)
Ama öyle olmadı ve tıklım tıklım dolan beach’lerden biri haline geldi. Nasıl geçti sizi için geçen sezon?
B.B: Nasıl geçtiğini inan biz de anlamadık. Demek ki böyle bir şeye ihtiyaç varmış. İnsanlar belki eski gittikleri yerlerden çok sıkıldılar, sanırım rahat ettikleri ama lüksü de bulacakları, güvenebilecekleri bir yer arıyorlardı. Momo’ya da her zaman güvenebiliyorlar.
Ece Akbulut: Burayı yaparken şunu çok istedik, öyle bir yer olsun ki, insanlar, ‘Burada böyle bir şey varken biz neden Mykonos’a, Ibiza’ya gidiyoruz?’ desin. Allah’tan gelen 10 müşteriden dokuzu bu yorumları yapıyor. Biz, ‘Mykonos’taki, Tulum’daki mekanlar gibi olmuş’ denmesini istemiyoruz, mesele oraya benzemek değil, dünyadaki iyi yerlerin ambiyansını, müziğini, içkisini burada bulabilmek.
B.B: Buranın iç mimarı Ece. Kendisi hem çok yetenekli hem de kafamdakini en iyi bilen insan. Çok güzel fikirler uyguladı. Dükkanın katma değerini yaratan dört şey yemeğimiz, içkimiz, servisimiz ve ambiyansımız. Yani gelen güzel yemek yesin, güzel içki içsin, servis güzel olsun, kendini rahat ve huzurlu hissetsin. Çünkü gelir seviyemizdeki azalmayla beraber insanların artık yeni deneyimler yaşamaya cesareti yok. Riske atmak istemiyor, bildiği yerde, bildiği eğlenceye para harcamak istiyor. Biz de insanlara sürpriz yaratmamaya çalışıyoruz.
Daha önce kokteylleriniz ön plandaydı. Burada da öyle sanırım?
B.B: Bar koordinatörümüz Aydın Gürhan’ın yaptığı kokteyller var. Dünyada şişe açma modası geçti, bizde de kokteyller çok seviliyor.
Mutfağınız ne mutfağı?
B.B: Akdeniz. Geçen sene itibariyle Carlo Bernardini’yle anlaştık. Pide lahmacun vermeyeceğiz dedik, güzel bir pizza menümüz var. Hamburgeri kendi stilimizde yaptık, kaburga burger diye bir şey var. Herkesin yaptığı gibi mantı yapmayalım dedik, karpuzlu mantı yaptık.
Müzikler?
B.B: Beach party yapalım istedik, o yüzden ortaya bu kadar büyük bir bar koyduk. Cuma günleri Tankut Karakurt, cumartesi Murat Tokuz, pazarları Cüneyt Öztürk çalıyor. Pazar insanlar yorulmuş oluyorlar, o yüzden biraz daha chill, down tempo yapalım dedik. Partiyi aşağıda kuma taşıyoruz. İnanılmaz bir gün batımı var burada, insanlar kayalarda oturup içkilerini içiyorlar. Aynı zamanda geçen seneki resident DJ’imiz Mr.NoName Serkan da devam ediyor. Perşembeleri bazen DJ Yakuza’yla, bazen de Ali Yılmaz’la devam ediyoruz.
Rezervasyonu Instagram üzerinden alıyoruz. Paralı reklam asla çıkmıyoruz ve asla blogger, influencer ağırlaması yapmıyoruz. Genel olarak kulaktan kulağa yayıldı her şey.
Buraya kimler girebiliyor? Herkesin giremediğini biliyorum.
B.B: Tamamen referansla girilebiliyor. Tanıdığın tanıdığı şeklinde. Yani biraz daha biz bize bir yer.
Aslında biraz özel bir kulüp gibi burası.
B.B: Aynen. Rezervasyonu Instagram üzerinden alıyoruz. Paralı reklam asla çıkmıyoruz ve asla blogger, influencer ağırlaması yapmıyoruz. Genel olarak kulaktan kulağa yayıldı her şey.
İlk konuştuğumuzda bu işe yeni girmiştin, onun hem heyecanı vardı, hem de bilinmezliği. Şimdi üçüncü sezonda nasıl hissediyorsun? Her şeye hakim olduğunu düşünüyor musun?
B.B: Hayır asla. Daha hakim olmadığım çok şey var ama öğreniyoruz. Bir de uzman görüşüne önem veriyoruz. Sektörde işinde iyi insanlar bir şey söylediği zaman dinliyoruz. İlk başladığımız noktadan tabii ki çok daha ilerideyiz ama gideceğimiz çok yol var. İstanbul’dan sonra Bodrum’da, sonra da yurtdışında bir yer açmak istiyoruz. Ne kadarını gerçekleştirebiliriz bilmiyorum ama ‘Gidebileceğin yere kadar gitmezsen daha ilerisini göremezsin’ diye bir şey var ya, biz de oraya gideceğiz ve sonra daha ilerisini göreceğiz.
Çöp kamyonu üreten bir aile şirketiniz var.
B.B: Evet, Hidro-Mak. Çöp kamyonu, damper, mikser, hurda pres yapıyoruz. Cumhuriyetten beri ithalatı yapılmayan tek ürün çöp kamyonu.
Bizim İstanbul sokaklarında gördüğümüz çöp kamyonları size ait yani?
B.B: (Gülüyor) Evet çoğu bizimdir. Birileri mutlaka çöp kamyonunun arkasına takılır ve küfür eder ya, o bana geliyor işte (gülüyor). İşimi çok severek yapıyordum. Fabrikanın içinde büyüdüğüm için kamyonlara çok ilgi duyuyordum, Küçükken yemek yemezmişim mesela, yola indirirlermiş, çöp kamyonu geldiğinde onu izlerken yermişim. Orada çalışmak benim için çok güzel bir deneyim oldu.
Ne okudun?
B.B: Liseyi Amerika’da bitirdim, üniversitede uluslararası ticaret okumak için Houston’a gittim. Sonra babamın rahatsızlığı sebebiyle Türkiye’ye döndüm. Yeditepe Uluslararası Lojistik ve Taşımacılık Bölümü’ne geçiş yaptım. Okula giderken bir yandan da işe gidiyordum.
Deden nasıl bu işe girmiş?
B.B: O da güzel bir hikaye. Beşer ailesi kumcu, İnebolulu, denizcilikten gelen bir aile. Gemilerle kum çıkartıyorlar ve inşaatlara satıyorlar. İşçiler kumları sırtlarında taşırlarken dedem, ‘Bunun daha kolay bir yolu olmalı,’ diyerek ilk hidrolik damperi yapıyor.
Yıl kaç?
B.B: 50’ler. Çok talep oluyor. Bunun üzerine Sefaköy’de ilk fabrikasını açıyor, yurtdışında fuarlara gidiyor. Hamdi dedem mühendis kafasında, üretmeyi seviyor. Bir gün Avusturya’da hidrolik çöp kamyonunu görüyor, tasarımını satın almak istiyor. Adamlar da Türkiye’den bize rakip çıkmaz diye düşünerek yok parasına veriyorlar. Dedem Türkiye’ye dönüp ilk hidrolik sıkıştırmalı çöp kamyonunu yapıyor. Sonra ilk vinç, ilk mikser, ilk hurda presini yaparak devam ediyor. Şimdi Avusturya’daki o şirket battı, Hidro-Mak Güney Afrika’dan Rusya’ya 42 ülkeye ihracat yapıyor (gülüyor).
Bu arada hiç sosyal medya kullanmıyorsun.
B.B: Hayatımda kullanmadım.
Hiç açmadın yani?
B.B: Yok. Fake hesap da açmadım (gülüyor). O şekilde sosyalleşmeye inanmıyorum.
Bu dönemde hayretle karşılanan bir karar bu. Neden?
B.B: Hiç kullanmayan birinin canı çekmez ya, ihtiyaç duymuyorum. Herkes hep çok mutlu, çok zengin, çok güzel, çok yakışıklı olamaz. Çok sahte geliyor bana bu. Sadece telefon, WhatsApp, mail kullanıyorum telefonla.
Bayağı 2000’lerin başında gibi yaşıyorsun yani.
B.B: (Gülüyor) Aynen, orada yaşıyorum.