WhatsApp çıktığından beri yüzüne bakılmayan SMS kutularına yağan banka kredi teklifleri, Antalya’daki beş yıldızlı otel fiyatları, market kampanyaları içinde ilk kez gerçekten ilgileneceğim bir mesaj. ASTERI’den geliyor ve şu cümle ile başlıyor: "Fedon her cuma ve 14 Şubat Sevgililer Günü’nde Asteri by Theo’da sizlerle!" Normalde sola kaydırarak tek hareketle sildiğim mesajlardan biri değil bu. Hemen arayıp mekanın sahibi ve Fedon’un, "Benim hayat iksirim, pırıl pırıl bir adam," dediği oğlu Theo ile konuşuyorum. 13 Şubat günü babasıyla, yıllardır yaşadığı Suadiye’de röportaj yapmak üzere sözleşiyoruz. Buluşma saati -müzisyenlerin hayatını düşündüğümde- beni şaşırtıyor (12:00). Ertesi gün 11:00’de Theo’dan, "Biz geldik, buralardaysan daha erken buluşabiliriz," mesajı geldiğinde Fedon’un nasıl prensiplere sahip olduğunu anlıyorum. Zaten röportaj sırasında, "Hayatımda vapur, uçak kaçırmadım. Çevremdekiler alay eder, ‘Git önceden uçağı yıka,’ diye," diyor. Uzun süren ama vaktimiz olsa bir o kadar daha sürmesini isteyeceğim sohbetimizde onun hem tatlı dilli, hem lafı gediğine koymayı bilen, hem gözü kara, hem de son derece romantik ve çocuksu biri olduğunu anlıyorum. Kalbiyle hareket edenlerden.
Ertesi gün yani 14 Şubat’ta Bostancı sahildeki Asteri by Theo’da, üzerinde gül yaprakları olan beyaz örtülü bir masada, kalp şeklinde kesilmiş turplarla süslenmiş salatadan yiyip, meze eşliğinde rakı içiyorum. Hayatımda yanlış hatırlamıyorsam ilk taverna deneyimim. Garsonlar vızır vızır koştururken Theo da misafirleri karşılıyor. Açılışı yarı romantik yarı hareketli şarkılarla Pelin yapıyor, ardından oryantal çıkıyor. Masadakilerde ‘esas şov’u izleme sabırsızlığı seziyorum. 23:00 civarı sahneye alkışlar arasında Fedon geliyor. Kırmızı bir ceket, işlemeli siyah bir tişört ve siyah pantolonuyla şarkılarını söylemeye başlıyor. Repertuarında yok yok. İstisnasız her masada ağızlar kulaklarda.
Ara ara benim gibi taverna çömezi insanların, "Ayy n’oluyor!" diye irkilmesine sebep olacak cam çerçeve inme sesleri duyuluyor. Yani tabak kırma seansları. Kırma işlemi biter bitmez bir garson süpürgeyle parçaları süpürüyor. Ortam giderek ısınır hatta alevlenirken en inanılmaz görünen şey, bilhassa kadınların havaya uzattıkları telefonlarıyla piste koşup Fedon’a sarılmaları, kafalarını onun omzuna falan koyup dudaklarını büzerek, içli içli şarkı söyleyerek uzun uzun ekrana bakmaları ve selfie/story artık her ne ise onu çekmeleri. Fedon da sanırım buna alışmış, gülerek telefonların ön kameralarına bakıyor ve, "Aşığınım…" derken onlara eşlik ediyor.
Hakikaten son derece eğlenceli bir ortam. "Aslında kendimizi bırakınca ve kendimize ayak uydurunca nasıl da huzurla bir arada eğlenebiliyoruz," diye düşünüyorum. Röportaj sırasında Fedon’un, "Ben o gün oraya gelenleri bir eğlence buketiyle uğurlamak istiyorum. Benim görevim bu," dediğini hatırlıyorum. 80 yaşlarında doğum gününü kutlayan ton ton bir kadından sapsarı Barbie saçlı, pullu-payetli kadınlara, ağır abilerden kapüşonlu rap’çi görünümlü delikanlıya kadar herkesin elinde o gece o buket var, buna eminim.
Hayat hikayenizi okuduğum vakit beni en çok şaşırtan şey, sahneye ilk kez 40 yaşında çıkmanız oldu. Üstelik bambaşka bir iş yaparken.
Profesyonel olarak 40 yaşında sahneye çıkmaya başladım ama çocukluğumdan beri şarkı söylüyorum. Kilise korosunda başladım ben. Sesimin iyi olduğunu biliyordum, tevazu yok.
Hangi kilisede?
Ayios Konstantinos, Tarlabaşı’nda. Çok güzel bir kiliseydi. Evimiz de tam karşısındaydı. Hatta rahmetli ablam da solo koristti.
Kaç yaşında başladınız?
10-11 yaşlarında. Bir de çok dindardım o yaşlarda. Kilise, koro… Dindarsın da dinin ne olduğunu bilmiyorsun daha, çocuksun. Aklım erdikçe o işten koptum. Açık açık söylüyorum bunu ama herkesin inancına da saygılıyım.
Aileniz de müziğin içinde miydi?
Benim annem Ermeni, babam Rum. Dedemin yedi erkek, bir kız çocuğu var. O yedi erkeğe gitmez, bize gelirdi. Damadına yani. Çünkü babam akşamcı, rakı sofrası kurar. Dedem de o havada bir adam. Nubar Terziyan (Yeşilçam filmlerinin al yanaklı ünlü oyuncusu) benim öz dayım ama ona gitmezdi çünkü o içki içmezdi. Kemanıyla gelirdi dedem, annemin çok güzel sesi vardı, ablamın çok güzel sesi vardı. İlahilerden sonra ilk öğrendiğim şey Türk sanat müziğiydi.
Hangi şarkılar?
Nereden Sevdim O Zalim Kadını, Tuti-i Mucize Guyem… Dedem okur, annem okur. O kulak doldu. Avare filmi vardı, bütün şarkıları ezbere bilirdim, Hintçe.
Enstrüman çalıyor muydunuz?
Hayır. Ekonomik durumumuz o sırada iyi olmadığı için çok sevdiğim halde babam bana bir akordeon alamadı. Hep içimde ukde oldu.
Temiz, pırıl pırıl elbiselerle Beyoğlu’na çıkardık, pazar günleri kiliseye giderdim, kiliseden sonra Beyoğlu’nda aşağı yukarı yürünürdü, ‘promenade’ denirdi. Gördüm yaşadım, şapkayı çıkarıp selam verenleri, eldivenini çıkarıp el sıkanları…
Tüm çocukluğunuz Beyoğlu’nda mı geçti?
Doğumum Üsküdar. Beyoğlu Tarlabaşı’nda büyüdüm.
Liseye de Beyoğlu’nda gittiniz değil mi?
Evet, Zografyon Lisesi.
Şu anda bambaşka bir yer artık Beyoğlu. Siz tahminimce oraya gitmek bile istemiyorsunuzdur.
Gitmiyorum. O insanlar artık yok. Her ben yaştakiler eskiyi çok beğenir. Ben onun peşinde değilim. Ben gerçek güzelin, gerçek saygının, gerçek kalitenin olduğu yılları o kadar iyi biliyorum ki, şimdi onu göremiyorum. Ha demodeyim belki… Ama tramvayda ‘Günaydın!’ diyen vatman vardı, şimdi, ‘İlerleyelim beyler, hoop!’ Ne demek o?! Temiz, pırıl pırıl elbiselerle Beyoğlu’na çıkardık, pazar günleri kiliseye giderdim, kiliseden sonra Beyoğlu’nda aşağı yukarı yürünürdü, ‘promenade’ denirdi. Gördüm yaşadım, şapkayı çıkarıp selam verenleri, eldivenini çıkarıp el sıkanları… Çağdaşlığa, modern yaşama her şeye varım ama bu başka bir şey.
’74’te İstanbul’daki beş BMW’den biri benimdi. Bir daire parasına araba aldım, oturduğum evle aynı fiyattı. Havamdan geçilmiyordu. Ben bir de Aslan burcuyum, havayı severim. Öyle bir rüzgar. Derken babam ve eniştemle işi iyice büyüttük. Ve her Türk gibi parayı bulunca gece hayatı başladı.
Liseyi yarıda bırakıp sinema sektöründe çalışmaya başlamışsınız öyle mi?
İki buçuk yıl çalıştım. Fotoğrafçılığı çok seviyordum, Levent’te bir film laboratuarında işe başladım. Renkli film banyosu yapıyordum, fotoğraf da çekiyordum. O zaman Kaya Ererez’le tanıştım. O da renkli film banyoyu öğrenmek için geliyordu oraya, çok genciz ikimiz de, arkadaş olduk. Sonra ben bir süre yurtdışına gittim, Beyrut’ta bu işi yaptım, ardından askere gittim. Döndükten sonra Kaya beni Yeşilçam’a çağırdı. İki yıla yakın onun asistanlığını yaptım, birkaç film çektim ama saatleri düzensiz bir işti. Bir de evlenmiştim. O sırada babam dedi ki, ‘Gel oğlum beraber çalışalım.’ Babam terzi. Tarlabaşı’nda 10 kişilik atölyesi vardı. Yapar mıyım yapmaz mıyım derken, üç sene sonra babamı beğenmemeye başladım.
Neden?
Fikirler çatışıyordu. Ben daha çok para kazanıp çok iş yapmak peşindeydim, o ise, ‘Ben ismimi bozmam,’ diyordu. Kolu elde takıyor, orada makinesi çıkmış bir saniyede takıyorsun, ‘Hayır efendim el işçiliği,’ diyordu. ‘O zaman fiyat biç atölyeye, ya sen al ya ben alayım,’ dedi. Hesap kitap yapıp aldım. O da eniştemle ortak olup fabrika açtı. Derken işler iyi gitmeye başladı. ‘Toparlan gel, bu fabrikada hep beraber iş yapalım,’ dedi babam. Gittim, biz büyüdük de büyüdük.
Hangi yıllar?
’77-’78 yılları. ’74’te İstanbul’daki beş BMW’den biri benimdi. Bir daire parasına araba aldım, oturduğum evle aynı fiyattı. ‘Deli misin?’ dediler. Hala mutluyum, havamdan geçilmiyordu. Ben bir de Aslan burcuyum, havayı severim. Öyle bir rüzgar. Derken babam ve eniştemle işi iyice büyüttük. Ve her Türk gibi parayı bulunca gece hayatı başladı.
Nerelere gidiyordunuz mesela?
Nerelere gitmiyordum ki! Elmadağ yukarıdan aşağıya kalite gece kulüpleri. Playboy, Hydromel, 33, tavernalar… Ben kapıdan girdiğimde, ‘Oo Fedon Bey geldi!’ oluyordu. Gece hayatı, haha hihi, şunlar bunlar, boşanmalar, çocuklar ağır basınca geri dönmeler derken, beni yaratan adam Hakan’la (İtik) tanıştım. Mandıra Taverna’da buzuki çalardı. Arkadaş olduk, ben de aralarda mırıldanıyorum orada. İşten ayrılmaya karar verdi, ben de, ‘Açayım bir yer, orada çalış, Yunanistan’dan da şarkıcı getirtiriz,’ dedim. ‘Abi sen söylersin,’ dedi. ‘Ne söyleyeceğim, ben fabrikatörüm, deli misin oğlum?’ dedim ama açtık Zorba’yı Gayrettepe’de. Ben babamdan, ailemden gizli geceleri gidip şarkı söylemeye başladım.
Peki nasıl anlamadılar? Siz akşam çıkar gibi mi çıkıyordunuz?
Evet. Ya benim ofisime girmek için üç tane sekreterden geçiyorsun, gece hokkabazlık yapıyorum. Sabah işe gidiyorum, gözlerim kan çanağı gibi, 4’te yatmışım filan. 8:30-9:00’da işe başlıyordum. Geç kaldım mı babamdan fırça.
Ne kadar sürdü böyle?
Üç ay dayanabildim. Sonunda dedim, ‘Baba ben böyle böyle bir şey düşünüyorum.’ ‘Sakın oğlum sen sinirli adamsın,’ dedi. Enişteme gittim, çok sayardım kendisini Allah rahmet eylesin, anlattım, ‘Deli misin oğlum?’ dedi.
Şaşırdılar mı sahneye çıkmanıza?
Şaşırma şöyle, ‘Yapamazsın Fedon, sen sinirlisin,’ dendi daha çok. Benim bir de mazim pek parlak değil bu konularda. Ne istersen var. Haklıyım da, tepkimden dolayı…
Bir röportajınızda okudum, ‘Verdiğim tepkiden dolayı haksız duruma düşüyorum,’ demişsiniz.
Hah. Adama konuşacağım yerde gidip kafa atıyorum, burnu kırılıyor. Yaramaz bir çocuktum. Ailemi üzdüm biraz. Ama hala da kimse Fedon için kötü konuşamaz. Fedon sinirlidir, delidir ama işimde saygılıyım, titizim. Neticede üç ay sonra söyledim babamlara, ondan sonra iki buçuk sene de çalıştım fabrikada ama sonunda, ‘Baba ben gidiyorum,’ diye bıraktım.
‘Ulan!’ dediler, ‘kim bu!’ Tehdit mi istersin, ‘Lan gavur bu akşam indireceğiz seni,’ diyenler mi, zorla beni kaçırmak isteyenler mi, ‘Al sana para!’ diyen mi, albüm yapmak için prodüktörlerin birbirine girmesi mi… Başka bir dünya. Bambaşka. ‘Ben bu işi üç-beş sene yapsam bana yeter,’ diyordum, 32 sene oldu.
Haftada bir gün mü çıkıyordunuz?
Hayır her gün. Hatta bir de matine yapıyorlardı. Haftada sekiz kere.
İnanamıyorum.
Ya yok böyle bir şey.
O kadar ilgi var yani.
Üç ay sonraya rezervasyonlar. ’87 senesi 13 Eylül’de ben Zorba’ya başladım. Hem müthiş parlak günler yaşıyorum, hem de ablamın hastalığıyla uğraşıyorum. Bir Fedon doğdu. Türkiye’de tam sayfa gazete ilanı veren mekan yoktu. Dedim ya, ben havayı severim. ‘Zamanı geldi, bir tek ilan vereceğiz, tam sayfa!’ dedim. Resim de yok, simsiyah bir fon, benim bir davet yazım altında ve imzam. ‘Ulan!’ dediler, ‘kim bu!’ Tehdit mi istersin, ‘Lan gavur bu akşam indireceğiz seni,’ diyenler mi, zorla beni kaçırmak isteyenler mi, ‘Al sana para!’ diyen mi, albüm yapmak için prodüktörlerin birbirine girmesi mi… Başka bir dünya. Bambaşka. ‘Ben bu işi üç-beş sene yapsam bana yeter,’ diyordum, 32 sene oldu.
Tehditler de sizi etkilemiyordu anladığım.
Ben o tip şeylerden korkan bir adam değilim. Biraz cahil cesareti var bende. ‘Vuracak adam telefon açmaz, gel de vur!’ diyordum. E bir de içinde olduğum semtlerden dolayı -Beyoğlu, Dolapdere, Levent, Tophane- ben dört çatalla yemek yemeyi de bilirim, ortadan banarak yemeyi de. Çok muhitim oldu, mafya da oldu, high society de.
Tamam bu sizin başarınız, karizmanız, onları bir kenara koyalım da bu ilgiye ne sebep oldu? Bu kültür İstanbul’da olmayan bir şey miydi?
Unutulmuş bir kültürdü. Benim çocukluğumda vardı. Doğruya doğru müzik güzel, hem ağlatıyor, hem oynatıyor. Ve bu İstanbul’un kültürü. Taksilerde pikaplar vardı, sen hatırlamazsın, Rumca plaklar koyarladı. O ses kulaklarda var ama politik durumlardan dolayı giden gidene, kaçan kaçana durumu oldu. Buradan ne şekilde gitti insanlar. 20 saat-20 dolar-20 kilo… Bir günde terk et. Hadi bakayım. Adamın malını mülkünü satma hakkı da yok. 150 bin Rum vardı İstanbul’da. Şimdi 1500 tane var, yarısı benim yaşımda. Bunları yaşayan bir zümrenin kalıntısıyım ben. Onun için diyorum, ‘Bana iyi bakın,’ diye. Çünkü neler yaşandı, herkes gitti, ben daha buradayım. Mezarım da Üsküdar’da.
Allah gecinden versin.
Neyse o olay bayağı bir patladı sonuçta. Bürokratlar, kimler kimler geliyordu. Mesut Yılmazlar, Turgut Özallar… Yunan müziği modası başladı. Ben de bayağı yazıyorum, güzel şarkılar yapmışım, ki ilk şarkım ağıttı aslında, ablama yazmış olduğum Senin İçin. Ablam çok genç yaşta öldü. Babam dayanamadı, yedi ay sonra onu kaybettik. Bunlar benim en şaşaalı zamanlarım. Bir yandan alkış, para, şöhret, çılgınca bir yükseliş ama çok kötü de bir dönem. Hastanede ablamın yanında kalıyordum, kafamı musluğun altında yıkayıp işe geliyordum. Ablamın bana çok faydası olmuştur. Çok kaliteli kadındı. Böyle acı ve tatlı bir hayat.
Arabamın camında telefon numaraları; çiçek geliyor, içinden altın künye, telefon numarası… Neler neler. Aklına gelebilecek her türlü iyi ve kötü şeyi yaşadım. Kasetler piyasaya çıkıyor, korsana rağmen 2.5 milyon. Yani milattan önce milattan sonra, 40’tan önce 40’tan sonra bir hayat.
Fabrikatörken bir anda bambaşka bir dünyanın içine giriyorsunuz. Neler hissettiniz o dönem?
Çok dürüst konuşacağım. Gençlere kızıyoruz ya, şımardılar, parayı buldular diye. 20 yaşında olsaydım ben de öyle olurdum. 40 yaşında en azından biraz daha oturmuştu bazı şeyler, ki ona rağmen sapıttım. Elde değil. Etrafımı kadınlar sarıyor, ellerinde anahtarlarla geliyorlar, ‘Allah’ım tövbe!’ diyorum, yok bırakmıyorlar. Arabamın camında telefon numaraları; çiçek geliyor, içinden altın künye, telefon numarası… Neler neler. Nereye kadar yok dersin Allah aşkına. Aklına gelebilecek her türlü iyi ve kötü şeyi yaşadım. Kasetler piyasaya çıkıyor, korsana rağmen 2.5 milyon. Yani milattan önce milattan sonra, 40’tan önce 40’tan sonra bir hayat.
Ben sizin Suadiye’de yaşadığınızı bilmiyordum.
17 sene oldu. İyi ki gelmişim bu yakaya. Esas Avrupa burası. Deniz, tekne… Ben kumar bilmem, pişpirik bilmem. En büyük zevkim motosikletim, deniz motorum.
Deniz sevdası nereden geliyor?
Bu gelmez, insanda olur. 1950’den itibaren Büyükada’ya yazlığa gidiyorduk biz. Ufak sandallarla başladık, deniz motoru ile devam ettim. Ben nisan ayının sonlarına doğru Bodrum’a gidiyorum. Kışın devamlı teknemle adaya gider gelirim. Burgaz’a gider yemeğimi yerim. Kışın gene denizden kopamam. Araba, motosiklet de kopamadıklarım. Ne kazalar, kırılmadık yerim yok. ’59’dan beri motora biniyorum ve iyi motorcuyumdur. Büyük fiyakalı bir motorum, ATV’m, Scooter’ım, elektrikli motorum var. Benim bütün yatırımım bunlar. Arsalarım, evlerim yok.
Bodrum’da Torba’dasınız değil mi?
Evet. Torba’yı bana sevdiren, alıştıran Ferdi Abi oldu, Ferdi Özbeğen. Onun ölümü benim bir kolumu götürdü. İşte şimdi sahilde, Torba Sanat Evi’nde arkadaşlarımla bir araya gelip yaşamaya çalışıyoruz.
'Yaşamaya çalışıyoruz' çok mütevazı bir cümle sizi düşününce. Fedon deyince deniz, güneş, müzik, eğlence, herkesin özendiği renkli bir hayat biçimi akla geliyor. Gerçekten bizim gördüğümüz gibi mi her şey?
Yaşamayı seven bir adamım. Uzaktan görüntü çok iyi ama bazı şeyleri de kabullenemiyorum. 72 yaşındayım ama yapmak isteyip yapamadıklarım beni üzüyor. Örnek, top oynamak, flört etmek (gülüyor). Babam terziyken Beyoğlu’ndan Sultanhamam Eminönü’ne yürüyerek gidip gelirdi haftanın üç günü. Biraz da ona mı çektim ne diyeyim. Şimdi bakma göründüğüm gibi sağlıklı da değilim, bypass var, ameliyatlar var. Benim bir lafım vardır, eğer öleceksem bana belediye otobüsü çarpmasın; ya Ferrari çarpsın, ya motorla giderken uçayım, ya tekne devrilsin boynum kırılsın öleyim.
Görkemli yani.
Tabii bana yakışan bu. Öyle belediye otobüsü çarptı öldü, hadi oradan! Bana yakışır mı ya!
No faktör, no protection. Kendim yapıyorum yağlarımı. Hatta bir ara Theo dedi ki, ‘Baba bunu ticarete dökelim.’
Geçen sene sizi Torba sahilde güneşin altında, sabahtan akşama kadar arkadaşlarınızla sohbet ederken gördüm. Bronz ten hep sevdiğiniz bir şey miydi?
Yazın morarıyorum ben.
Bir şey sürüyor musunuz?
Tabii, kendi yağlarım var.
Ama 30 faktör değil herhalde?
Sakın ha! No faktör, no protection. Kendim yapıyorum yağlarımı. Hatta bir ara Theo dedi ki, ‘Baba bunu ticarete dökelim.’ Neydi o kız?
Eda Taşpınar.
Hah Eda Taşpınar gibi.
Kakao yağı mı kullanıyorsunuz?
Aloe veralar, bitkiler kaynıyor, onları tülbentten geçirip süzüyorsun, zeytinyağı falan… Soğan kabuğunu kaynatıp onun rengini alıyorum. Kışın da solaryum. Yapamıyorum başka türlü.
Neden peki? Sevmiyor musunuz beyazlığı?
Sevmiyorum. Sağlıksız bir yüz oluyor. Yanlış anlama ama ben beyaz tenli kadın da yani hiç…
Ben çıkamıyorum dokunduğu için ama D vitaminim çok düşük çıktı, artık çıkmaya çalışıyorum.
Bende de D vitamini fazlası var.
Beyaz saç ve sakalla güzel kontrast yapıyor değil mi yazın? Bir de üzerinizde beyaz kıyafetler olursa.
(Gülüyor) Sen benim giydiğim renkleri bir görsen. Çok frapan renkleri seviyorum.
Kırmızılar, sarılar mı? Böyle dedim ama bir anda koyu Fenerbahçeli olduğunuzu hatırladım.
Kırmızıyı severim, takımlara da saygılıyım, fanatik değilim. Fanatizm iyi bir şey değil. Sağlıklı, kongre üyesi bir Fenerbahçeliyim.
Bembeyaz kıyafet deyince, siz aslında denizci olmak istemişsiniz ama izin vermemişler. O sizde çok büyük yara olmuş.
Hala yara. Cevabı yok. Fatih Çekirge bir yazı yazdı benimle ilgili Hürriyet’te, yarım sayfa fotomontajla bana bir denizci üniforması giydirdiler, bembeyaz. Bak tüylerim diken diken oluyor. En büyük hayalimdi, Büyükada’ya giderken Heybeli’de Deniz Harp Okulu vardır, hep bakardım böyle. Yahu bırak deniz subayı olmayı, deniz eri bile yapmadılar beni. 12 ay fazlaydı bahriye askeri olmak. 24 ay piyade, 24 ay hava, bahriye 36 ay. Ve ben bahriyeli olmak istedim. Yapmadılar, sebep yok. Ben bunlara ‘pembe kanunlar’ diyorum. Açtım, okudum, araştırdım, Lozan Antlaşması’na baktım. Ben bir Müslüman Türk’ten daha Türk’üm, bunu tartışmam. Babam beş yıl askerlik yaptı. Sebep ne? Gayrimüslim, konan ağır parayı ödeyemediği için… Dedem Çanakkale şehidi. Bunlar benim içimde ukdedir.
Yahu ben motosiklet kaskıyla sahneye çıktım. Adam en arkada oturuyor, tabağı alıp doğrudan sahneye. Allah’ım neler çektim. Fotoğrafları var. Kafada kask, mikrofonu aradan sokmuşum, şarkı söylüyorum.
İşinizde tahammül edemediğiniz şey nedir?
Saygısızlık. Mesela bende şapkalı eleman, tek tip elbise giymeyen eleman çalışamaz, ayakkabıları çamurlu olan sahneye çıkamaz, tırnak muayenesi yaparım. Ben hala yaz-kış ceketle çıkıyorum sahneye, müsaade ister ceketimi çıkarırım. Çünkü bana gelen insanlar öyle insanlar. Babamın bir lafı vardı, nur içinde yatsın, ‘Evladım kıyafet gittiğin yere verdiğin değerdir,’ derdi.
Bir yandan bu terzilik, tekstil işinin de etkisi vardır değil mi o gözün oluşmasında?
Ben bugün hala o işi yapsaydım kesin modacıydım.
Bu eğlencenin olmazsa olmazı tabak kırmak…
Biz onu da rezil ettik. Tabak kırmak Yunanistan’da bizimki gibi değil. Bak benim kesilmedik yerim yok; parmaklarım, tırnaklarım, ameliyat izleri… Porselen tabağı alıp fırlatmak değil bu.
Öyle yapan var mı?
Yahu ben motosiklet kaskıyla sahneye çıktım. Adam en arkada oturuyor, tabağı alıp doğrudan sahneye. Allah’ım neler çektim. Fotoğrafları var. Kafada kask, mikrofonu aradan sokmuşum, şarkı söylüyorum.
Bu tabak kırmanın manası nedir?
Bir şarkı istenir, o şarkı okunduğu zaman işte, ‘Bu şarkı Melis Hanım’ın isteği,’ dersin, sana özeldir. Sen de söyleyeni onore etmek için çiçek attırırsın ya da tabak kırarsın.
Üst üste kaç tane kırılıyor?
Parana göre.
Tanesine göre mi?
10 tanesi 50 TL.
Paketler mi var öyle?
Yoo. ‘Bana 20 tabak getir!’ diyor adam. Bir ara gazetede çıkmıştı, ‘Vay efendim millet aç sürünürken Fedon tabakları kırdırıyor, milli servet gidiyor,’ diye. Halbuki ben Gebze’de fabrikadan defolu tabaklar aldırıyorum. Çizik, çatlak.
Bir gününüz nasıl geçiyor? Bir de her cuma sahnedesiniz.
Perşembe çıkmam sokağa. Alkol almam o gün, zaten pek içmem. Çantam hazırlanmıştır, kendimi ertesi güne hazırlarım. Onun dışında spora gidiyorum, biraz yürüyorum. Motorumla geziyorum, adaya gidiyorum. Gün sayıyorum Bodrum için. Deniz bizde nisanda başlar, gireriz. Balık tutarız.
Şimdi hayat ne gösteriyor size, ne hissettiriyor?
Hayat, ‘Fedon artık hazırla kendini,’ diyor. ‘Aa canım daha!’ filan onları geç. Allah sıralı ölüm versin, beni evlatlarım toprağa versin, mezarımı yaptırdım pırıl pırıl, borç bırakmıyorum. ‘Bir tek gazete ilanı ödeyeceksiniz,’ dedim, başka hiçbir şey yok. ‘Gazete ilanını da küçük vermeyin, ayıp olur!’ dedim (gülüyor).
Yine tam sayfa mı?
Eh yani, bana yakışan artık, bilmiyorum (gülüyor).
